Hollanda’da neler oluyor?





Hollanda’da neler oluyor?

Geçen 12 Eylül Çarşamba günü Hollanda’da erken genel seçim yapıldı. Dünyadaki birçok ülkenin tersine Hollanda’da seçimler hep hafta arasında yapılır. Amacın daha çok kişinin katılmasını sağlamak olduğu belirtiliyor. Hafta sonları genellikle tatil etkinlikleri nedeniyle oraya buraya gidildiği için seçmenleri sandık başına çekmek oldukça zordur. Unutmamak gerekir ki 16 milyonluk nüfusun 11 milyonunun şu veya bu biçimde her yıl yurt dışına tatile çıktığı bir ülkeden söz ediyoruz. Hollandalılar için tatile çıkmak her şeyin üstündedir, adeta kutsal bir görevdir! ‘Kilise mi’ yoksa ‘tatil mi’ diye sorulursa herhalde ezici çoğunluğu ‘tatil’ diyecektir. Kiliseye gitmeyenlerin oranının %80 olması sanırım bu anlamda bir fikir verebilir.

Seçime katılım, bir önceki gibi %75 oranı civarında oldu. Ama bu seçimin sonuçları bir öncekine göre sürprizlerle doluydu. Geert Wilders’in partisi PVV (Partij voor Vrijheid – Özgürlük Partisi) büyük oranda oy kaybederek parlamentoda 9 sandalye birden kaybetti. Anti-İslam, anti-göçmen, anti-Türkiye, anti-AB ve pro-İsrail bir çizgi izleyen PVV bu sonuçla birlikte Hollanda siyasetinde etkin konumunu önemli ölçüde yitirmiş oldu.

Geçen seçimde 24 milletvekilliği kazanan bu parti Liberal VVD ile Hristiyan Demokrat CDA hükümetini dışarıdan destekleyerek politik arenada dışlanamayacak bir konuma gelmişti. Ancak koalisyon hükümetinin yeni kısıtlama politikasını desteklemekten kaçınınca erken genel seçim kaçınılmaz oldu.

PVV bu seçimde sadece 9 milletvekilliği kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda siyaseten ‘güvenilir’ olmadığını da kanıtlamış oldu. Çünkü söz verdiği halde yarı yolda sözünden döndü ve koalisyon hükümetinin düşmesine neden oldu. Bu nedenle seçim kampanyası süresi içerisinde büyük partiler ‘PVV ile bir daha asla’ diyerek yemin üstüne yemin ettiler, bir nevi seçmene söz verdiler. Seçimden sonra açıklama yapan Wilders ise işi pişkinliğe vurdu,‘muhalefetten başka çarelerinin olmadığını’ belirterek sonucu usulca kabullenmek zorunda kaldı ve şimdilik kaydıyla bir kenara çekildi. Son marifeti ise, yankıları ayyukaya çıkan anti-islam filmi web sayfasına koymak oldu. Kendisinin de benzer film denemeleri olduğu için bu girişimi kimseyi şaşırtmadı.

Sosyalist Parti çıktı meydana

Ne var ki seçimin asıl sürprizi bir başka kulvarda yaşandı. Seçimden birkaç hafta öncesine kadar Sosyalist Parti (SP), liberal VVD ile atbaşı gidiyordu. Bu Hollanda siyasi tarihinde görülmemiş bir olaydı. Çünkü SP orta ölçekte bir parti idi ve başa güreşeceğini hiç kimse düşünemiyordu. Ancak oyları son dönemde birdenbire hızla artmaya başladı ve herkes SP’nin lideri Emile Roemer’ın başbakanlığının ciddi bir seçenek olduğunu düşünmeye başladı. Ancak seçimden önceki 3 hafta içerisinde bütün anketleri altüst eden bir gelişme yaşandı ve sosyal demokrat PvdA (Partij van de Arbeid – İşçi Partisi)adeta füze gibi yükselerek VVD ile başa güreşmeye başladı.

Peki, ne oldu da SP baş aşağı düşerken PvdA yukarı çıkmaya başladı?
Bunu yanıtını verebilmek için seçim kampanyasıyla ilgili bazı kısa bilgiler aktarmamız gerekir.

Bu seçimin ana konusu Avrupa’da kriz ve AB’nin geleceğiydi. Hollanda son zamanlarda üç AAA derecelendirme statüsüne sahip diğer kuzey ülkeleri gibi Avrupa destek fonuna ve dolayısıyla ağır krizle boğuşan Güney Avrupa ülkelerine milyarlarca Euro para akıtmak zorunda kaldı. Ancak, Avrupa’daki krizi fonlayan ülkelerden birisi olarak Hollanda’da da ekonomik kriz söz konusuydu ve birçok seçmen kendi ülkesindeki krize rağmen Yunanistan’a veya AB destek fonuna milyarlarca Euro aktarılmasını anlayamıyordu. Bu nedenle AB’nin geleceği konusu ister istemez seçimin ana konusu haline geliverdi. Kuşkusuz bu tablodan en kazançlı çıkan partiler AB karşıtı partiler olacaktı. AB karşıtı partiler olarak PVV ve SP’den başkası ortalıkta görünmüyordu.

PVV, geçen dönemde genel olarak güvenirliğini yitirdiği için bu ortamdan yararlanamadı. Ayrıca parti lideri Wilders nedense tatilden geç döndü ve bronzlaşmış teni ve sarıya boyanmış malum saç tipiyle seçim temposuna adapte olmakta güçlük çekti. Dolayısıyla bu ortamdan en kazançlı çıkan partiulusalcı sol niteliğe sahip olan SP oldu. 80’li yılların küçük Maoist, son zamanların orta ölçekli ulusalcı sol partisi SP çok kısa sürede en büyük iki partiden birisi oluverdi.

Bu durum AB ve Hollanda egemen çevrelerinde alarm zillerinin çalmasına neden oldu ve adeta birileri düğmeye basmış gibi görülmemiş bir kampanyaya tanık olundu. Kampanyanın ana konusu, ekonomisi uluslararası ticaret ve finans hizmetlerine dayanan bir ülke olarak Hollanda için AB’nin ne denli önemli olduğu ve PVV ile SP’nin politikalarının buna tümüyle ters düştüğü ve ülkenin geleceğini ciddi olarak tehdit ettiğiydi. Akla gelebilecek her örgüt ve kişi yazılı ve görsel medyada boy gösterip bu temayı ‘enine, boyuna ve derinlemesine’ işledi ve nihayetinde halkı ikna etti! Böylelikle kısa sürede PVV ve SP tu kaka edildiler ve bir kenara itildiler. Kurulu kapitalist sistem, küreselleşen dünyada, sağ veya sol olsun, buna ters düşen ulusalcı eğilimlere tahammül edemediğini bir kez daha göstermiş oldu.

Kampanyadan en olumsuz etkilenen parti doğal olarak SP oldu. Birkaç hafta içerisinde SP’nin milletvekilliği sayısı 37’den 15’e düşürüldü. PVV zaten geçen seçime rağmen düşük oy alacaktı, ama yine de 20-22 arası milletvekilliği çıkarabileceği hesaplanıyordu. Ancak sandıklar açıldığında milletvekilliği sayısı 15’i geçemedi. Böylelikle SP ve PVV, Hollanda siyasetini birinci dereceden etkileyen aktörler olmaktan uzaklaştırıldı, daha az önemli bir konuma itildiler. Bu sonuç, AB çevrelerinde ve kurulu düzenin yüksek rakımlarında büyük bir sevince yol açtı.

Peki, PVV’nin ve SP’nin oyları nereye gitti?

Elbette, AB/perver sağ ve sol partilere…

Sağ oylar liberal VVD’de de, sol oylar ise sosyal demokrat PvdA’da toplandı.

150 kişilik parlamentoda liberal VVD 41, sosyal demokrat PvdA 38, ulusal solcu SP 15, ırkçı PVV 15, hristiyan demokrat CDA 13, sosyal liberal D’66 12, (sosyal) hristiyan birlik CU 5, yeşilsol GroenLinks 4, hayvanlar (için) partisi PVDD 2 ve diğerleri 5 milletvekilliği kazandı.

Benim oyumu merak edenlere de hemen söyleyeyim: Bu seçimde oyumu sosyal demokrat PvdA için kullandım. İkinci seçeneğim hayvanlar (için) partisi PvdD idi. Çünkü insanlardan umudumu yavaş yavaş yitirmeye başladım. Daha önceleri zaman zaman Hollanda Komünist Partisi CPN, YeşilSol (Komünist Parti, Radikal Parti ve Pasifist Sosyalist Parti birlikteliği), Troçkist parti SAP için oy kullanıyordum. Ancak son seçimlerde oyumu solun en büyük partisi sosyal demokrat PvdA için kullanmak gereğini duydum. Irkçılığın giderek artması birçok seçmen gibi bende de stratejik olarak oy kullanmak eğilimini güçlendirdi. İyi mi yapıyorum, yoksa kötü mü, pek emin değilim.

Aslında bu partilerin hiç birisi benim siyasi düşüncelerime denk düşmüyor, ancak oy kullanmanın son derece önemli toplumsal bir görev olduğuna samimi olarak inanıyorum ve bu nedenle çarnaçar kötülerin en az kötüsüne oyumu veriyorum. Ne yazık ki özlemlerime yanıt veren bir parti mevcut değil ve bu anlamda her seçim -birçokları gibi- benim için adeta siyasi işkence gibi geçiyor. N’apalım kader utansın!

Peki şimdi ne olacak?

Hollanda siyasetini iyi izleyenler ne olacağını üç aşağı beş yukarı bilirler. Çok parçalı bir yapısı olmasına rağmen Hollanda siyasetinin yazılmamış bazı kuralları vardır. Hiç kimse, aritmetik açıdan salt çoğunluk olan 76’yı bulsa bile seçimin galibi partileri dışlayarak yeni bir hükümet kuramaz. Çünkü bu seçmenin iradesine terstir ve siyaseten uzun ömürlü olamaz, ayrıca toplumsal gerilime yol açar.

Bu durumda parlamento aritmetiği açısından en büyük iki parti, liberal VVD ile sosyal demokrat PvdA’nın birlikte bir koalisyon hükümeti kurması hemen hemen kaçınılmaz gibi görülüyor. Yalnız yine de çözülmesi gereken sorunlar yok değil: Birincisi, bu iki partinin Senato’da çoğunluğu bulunmuyor ve bunun sorun doğurabileceği ileri sürülüyor. İkincisi, bu iki partinin yanlarına orta ölçekli bir veya iki partiyi almasının koalisyon görüşmeleri ve hükümet çalışmalarının sürdürebilirliği açısından yararlı olabileceği söyleniyor.

Sosyal demokrat PvdA bu anlamda SP’yi yanına alıp liberal VVD’nin manevra alanını daraltmak istiyor. VVD’de de doğal olarak buna karşı çıkıyor, bir sol blok karşısında yalnız kalmak istemiyor. VVD’nin gönlünde yatan aslan ise hristiyan demokrat CDA’yı koalisyon ortağı yapabilmek. Böylelikle daha sağ ve sermaye dostu politikalar uygulayabileceğini düşünüyor. Bu satırların yazıldığı sırada medyada benzer koalisyon kombinasyonları üzerinde fikir jimnastiği yapılıyordu. Sonuç olarak içinde VVD’nin ve PvdA’nın yer aldığı iki veya çok partili bir koalisyon hükümeti kurulacak gibi görünüyor. Bu kaçınılmaz bir durum gibi.

Yalnız koalisyon görüşmelerinin birkaç ay sürebileceğini belirtelim. Çünkü Hollanda ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya, Avrupa ise zaten ateş üstünde kaynıyor. Dolayısıyla bu koşullarda bir hükümet kurmak hiç de kolay olmasa gerek. Ama görünen o ki hangi hükümet kurulursa kurulsun kabak çalışanların, dar gelirlilerin başında patlayacak. Çünkü Hollanda önümüzdeki 4 yıl içerisinde 40 milyar Euro kısıntı yapıp bütçe açığını AB’nin malum normu %3’ün altına düşürmek zorundadır (şu anda %4,3). Ayrıca ekonomiyi stabilize edip rekabet edebilir duruma getirebilmek için üretim girdilerini düşürmek gerekiyor. Kapitalist ekonomide bunun bilinen tek yolu çalışanların ücretlerini düşürmekten, sosyal ödenekleri azaltmaktan ve diğer masrafları düşürmekten geçiyor.

Bu amaca ulaşmak için -henüz daha koalisyon hükümeti kurulmadan- şu aşamada bile emeklilik yaşının orta vadede peyderpey 67’ye çıkarılması, uzun vadede ise ortalama ömür süresine otomatik olarak bağlanıp yükseltilmesi, ücretlerin dondurulması, hastalık sigortasının artırılması, sosyal ödeneklerin azaltılması, KDV’nin %21’e çıkarılması hemen hemen kesinleşmiş gibi. Ama 40 milyar Euro gibi yüksek bir rakama ulaşılması için daha başka acıtıcı önlemlerin de alınması gerekiyor.

İşin ilginç tarafı alınabilecek tüm önlemler çalışanları ve dar gelirlileri vuruyor. Krize rağmen Philips, Unilever, Shell (İngiliz ortaklığı), Akzo gibi uluslararası tekellerin kârları yükseliyor, bankaların ve şirketlerin yöneticilerinin maaşları astronomik rakamlara ulaşıyor, ama Henk ile Ingrid’in (sıradan vatandaşlar anlamında kullanılan Hollandaca bir deyim) gelirleriyse sürekli olarak düşüyor.

Gelişmişi veya gelişmekte olanı fark etmiyor.

İşte kapitalizm somut olarak budur.

Gemisini kurtaran kaptan, altta kalanın canı çıksın!..

Ama insan sormadan da edemiyor:

Nereye kadar?..

Hollandalı Türkiyeliler ne yapıyor?

Hollanda’da 290 bini Hollanda vatandaşı olan 400 bin Türkiyeli yaşıyor. (Türkiye’den kaçan 10 bin civarındaki Ermeni ve Süryani bu sayının dışındadır.) Bunun 180 bini seçmek ve seçilmek hakkına sahiptir. Ne var ki seçime katılım oranı oldukça düşük, %50’yi pek geçmiyor. Buna karşılık siyasi partilerde aktif olanların sayısı bir hayli fazladır. Değişik partilerden 200’den fazla belediye meclisi üyesi var.
Son genel seçimde parlamentoya direkt seçilen Türkiyeli sayısı 4 (1 SP, 1 D’66, 2 PvdA), doğrudan seçilemeyen aday sayısıysa 10 idi. İleride doğrudan seçilemeyenlerden bazılarının da parlamentoya girmesi söz konusu olabilir. Çünkü yeni hükümet kurulunca bakan olan milletvekillerinin ayrılması nedeniyle ister istemez bazı koltukların boş kalması söz konusudur. Ayrıca başka nedenlerle milletvekilliğinden ayrılmalar olabiliyor. Bu durumda arka sırada yer alan adayların milletvekili olmak şansı doğuyor.

Bugüne dek Türkiyeli parlamenterler, Türkiyeli göçmenler için pek anlamlı çalışmalar yap(a)madılar. Türkiye için ciddi lobi çalışması yaptıklarını söylemek de bir hayli zordur. Seçilen parlamenterlerin seçmen kitlesiyle zayıf bağları, daha çok parti içerisindeki ilişkilerle ve kulislerle adaylık statüsünü elde etmeleri, bir azınlık grubuna ait oldukları için bu göreve seçildiklerini bir türlü kabul edememeleri nedeniyle şimdiye dek kalıcı izler bırakamadılar. Bundan sonra olur mu, hep beraber göreceğiz. Yalnız Hollandalı Türkiyelilerin bir bütün olarak toplumsal yaşama politik anlamda katılım konusunda bir hayli yol katetmesi gereği aşikârdır. Elbette bu yol ancak eğitim seviyesinin yükseltilmesiyle, yurttaşlık bilincinin artmasıyla kısaltılabilir. Yani toplumsal entegrasyon anlamında yapılması gereken daha çok iş var. Bu konuda olumlu veya olumsuz bazı gelişmelerin olduğunu söylemekle şimdilik yetinebiliriz. Çünkü bu konu oldukça çetrefil bir konudur. Dolayısıyla ayrı bir yazıda ele almak gerekir.