Kimler kazandı, kimler kaybetti?

 zulfikar ozdogan - 18/09/2010 15:27:15 (606 okunma)




Kimler kazandı, kimler kaybetti?

Eğer tek tek siyasal gūçler açısından bakılırsa kazanan tarafın Tūrk-islam sentezi orijinli muhafazakar demokratlar (AKP, SP),liberaller, Kūrd demokratları, özgūrlūkçū sosyalistler,çeşitli demokratik platformlarda yeralan sivil toplum örgūtleri olduğu söylenebilir. Kaybedenlerin ise muhafazakar, otoriter kemalistler (CHP, DSP), ırkçı Tūrk milliyetçileri (MHP), ulusalcı (milliyetçi) solcular, askeriyenin ve yargının yūksek rakımlı tepeleri olduğu anlaşılıyor.

Sosyolojik açıdan bakılırsa kabaca şöyle bir tablo ortaya çıkıyor. Kentlerdeki yerleşik okumuş kesim, geleneksel burjuva çevreleri, ‘tuzu kuru’ elit kesim anayasa değişikliğine karşı oy kullandılar. Buna karşılık yūkselen ve giderek gūçlenen Anadolu sermayesi, kırsal kesim sakinleri, būyūk kentlerin varoşlarını dolduran eski köylū-yeni emekçiler anayasa değişikliğini onayladılar.

Coğrafi yerleşim açısından doğudan batıya doğru Anadolu’nun anayasa değişikliğini onayladığını görūyoruz. ‘Evet’ oylarının 81 ilin 63’ūnde çoğunluğu oluşturması ve Batı’dan Doğu’ya giderken oy oranının artması başka tūrlū izah edilemez. ‘Hayır' oyu verenlerin çoğunlukda olduğu illerin ise Akdeniz ve Ege sahillerinde ve bu coğrafyanın bir uzantısı olan Trakya’da yer alması ilginç bir tabloyu oluşturuyor.

Dini inanç açısından sūnni dindarların anayasa değişikliği lehinde kitlesel olarak harekete geçtiği anlaşılıyor. Bunların içerisinde özellikle Fethullah Gūlen cemaatinin oldukça örgūtlū ve aktif davrandığını söyleyebiliriz. Hristiyan azınlık ki būyūk ölçūde Ermenilerden oluşuyor, AKP’yi kendilerine daha yakın hissediyorlar. Çūnkū, bunlar geçmiş deneyimlerinden hareket ederek ve haklı olarak Tūrk milliyetçilerinin emellerinden her zaman kuşku duydular.

Anayasa değişikliğine karşı oy kullanan alevilerin durumu kendine has bir durum arzediyor. Tūrk ve Kūrd milliyetçiliğine yabancı olan alevilerin ‘hayır’ tercihlerinde sūnni çoğunlukdan ve onların siyasi emellerinden çekinmelerinin önemli bir rol oynadığı gözlemleniyor. Aleviler, tarihsel olarak kaybeden gūç konumunda olan kemalistlerle olan ittifakları nedeniyle giderek zemin kaybediyorlar. İşin kötūsū, bunun pek farkında olmamalarıdır. Alevilerin uzun vadeli çıkarları, geçmişte olduğu gibi demokrasiden yana kitlesel olarak tavır koymalarında yatmaktadır. Tarihsel korkular buna engel olmamalıdır.

Etnik açıdan bakılırsa Tūrklerin ve Tūrkleşmiş olan azınlıkların (Cerkezler, Gūrcūler, Boşnaklar, Arnavutlar vb) anayasa değişikliğine būyūk destek verdiği söylenebilir. Buna karşılık Tūrkleşmemiş olan etnik kesimlerin, özellikle Kūrdlerin anayasa değişikliğine olumsuz baktığını görūyoruz. Çūnkū bunlar, getirilen değişiklikler içerisinde kendi istemlerine yanıt veren herhangi bir olumlu unsur göremediler. AKP hūkūmetine gūven duymamaları da burada önemli bir rol oynadı denebilir. Ama öte yandan, ‘hayır’ cephesinde yeralan kemalistlerle ve Tūrk milliyetçilerle aynı safda yeralmamak için‘boykot’ çağrısında bulunmayı tercih ettiler. Bu çağrının,Gūney-Doğu Anadolu’da yeralan Kūrd illerinde būyūk ölçūde yankı bulduğu anlaşılıyor. Bu kararın ileride siyasi sonuçlar doğurmaması olanaksızdır. Kūrd meselesinin önūmūzdeki dönemde Tūrkiye’nin gūndeminin baş sırasına yerleşmesi kaçınılmaz görūnūyor.

Sosyal tarihin taşları yerine oturuyor

Anayasa değişikliği halkoylamasının sonuçlarına genel olarak bakarsak, Tūrkiye’nin sosyal tarihindeki belli başlı gūçlerin yer değiştirdiğine tanık oluyoruz. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, Tūrkiye’nin sosyal tarihi dūz bir çizgi halinde ve kendi dinamikleri temelinde gelişmedi ve gelişmiyor. Karmaşık bir sūreç ve ideolojik ön kabūllerle ve şablonlarla anlaşılması olanaklı değildir. Ezilen toplumsal akımlar olarak islamcıların, sosyalistlerin, Kūrdlerin, irili ufaklı tūm muhaliflerin, ezen gūç konumundaki Tūrk milliyetçilerine, kemalistlere karşı bir demokrasi cephesi oluşturamamaları Tūrkiye’de demokrasinin dinamiklerinin doğal ve dūz gelişimini erteledi ve kemalistlerin çok uzun sūre yönetimde kalmalarını sağladı.

Normal koşullarda dūnyada otoriter siyasi yapılanmaların miyadı dolmakla birlikte Tūrkiye’de Kemalizmin hâlâ direniyor olması ve gūnūmūzde azalmakla birlikte etkinliğini hâlâ sūrdūrmesi, onun çağdaşlığı veya gūçlūlūğu ile izah edilemez. Bu tūr subjektif değerlendirmeler sosyal bilimlere yabancıdır. Sovyet sosyalizminin bile topu topu yetmiş kūsūr yıl ayakta kalabildiği gözönūnde tutulursa Kemalizmin bu direngenliği, ideolojik ve toplumsal tabanının gūçlūlūğūnden çok karşıt gūçlerin birlikte hareket edememelerinden ve kimi tarihsel, toplumsal nedenlerden kaynaklanabilir.

Kuşkusuz, uzun sūre ayakta kalabilmesinde Kemalistlerinin siyasi manevralarının da payının olmadığı söylenemez, ama esas nedenin tarihsel ve toplumsal kimi olgularla birlikte muhalif gūçler arasındaki sosyal, kūltūrel ve tarihsel bariyerler ve önyargılar olduğu açıktır. Eğer, muhalif gūçler geçmişte demokratikleşme yönūnde işbirliği yapabilselerdi şimdi Tūrkiye demokrasisi çok daha ileri bir aşamada olabilirdi.

Ne var ki dūn ol(a)mayan gelişme belirli bir gecikmeyle de olsa bugūn olabiliyor ve sosyal tarihin taşları yerli yerine oturmaya başlıyor. Bu anlamda, islam orijinli muhafazakar demokratların liberallerle, özgūrlūkçū sosyalistlerle, Kūrd veya Tūrk kökenli demokratlarla işbirliği yapması Tūrkiye’nin sosyal tarihinde bir ilk’tir ve būyūk bir öneme sahiptir. Anlaşılan odur ki Tūrkiye’deki toplumsal gūçler yeni bir dağılım ve kūmeleşme içerisindedir ve bu alışageldiğimiz, adeta ezberlediğimiz modelden farklıdır.

Geçmişte Kemalistler, sosyalistlerin ve liberallerin doğal mūttefiği kabul edilir ve ittifaklar politikası her zaman bu kontekst ūzerinde dūşūnūlūrdū. Halbuki bugūn bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Bugūn kemalistlerle, Tūrkçū milliyetçilerin blokuna karşılık eski islamcı-yeni muhafazakar demokratların, liberallerin, sosyalistlerin ve Kūrd demokratlarının işbirliği yapması önceki modelin terkedilmeye başlandığını gösteriyor. Bu, Tūrkiye’nin sosyal tarihi açısından yepyeni bir olaydır.

Bu işbirliğinin gelişmesinin, ileride mevcut ‘Batıcı’ modernleşme modelinde eksen kaymasına yolaçması hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Bu temelde, geçmişte kemalistlerin başını çektiği ve sosyalistlerin, liberallerin desteklediği Batıcı, otoriter, seçkinci, pozitivist, tepeden inme modernleşme modeli giderek zemin kaybederken, bugūn Doğu-Batı sentezine dayanan, islam referanslı ama laik, otantik kūltūrel değerlere vurgu yapan, nisbeten liberal, otoriter olmayan, kendi dinamiklerine dayanan, seçkinci olmayan, halkın bizzat katıldığı bir modernleşmenin öne çıkmaya başladığını görūyoruz.

Bu nedenle, son dönemlerde Batı’da ‘eksen kayması’ tartışmasının ortay çıkması bizim için bir sūrpriz teşkil etmiyor ve bunu sadece gūncel veya uluslararası siyasi saiklerle izah etmek beyhude çabadan başka bir şey değildir. Tūrkiye’de, gerek toplumsal gūçlerin yeniden diziliminde ve saflaşmasında, gerekse buna bağlı olarak modernleşme modelinde gözle görūlūr kaymalar, değişimler oluyor ve bu sūrecin hangi yönde gelişeceği tabiatıyla son derece önemlidir. Sosyal ve siyasal bilimcilerin bu değişimlere karşı duyarsız kalması kesinlikle dūşūnūlemez.

Halkoylamasının uyandırdığı olağanūstū uluslararası ilgi

Halkoylamasının, Tūrkiye’nin siyasi tarihindeki ve demokratikleşmesindeki öneminin farkındaydım, ancak bunun uluslararası basında ve siyaset çevrelerinde uyandırdığı ilgi, doğrusunu söylemek gerekirse, beni de bir hayli şaşırttı. Būtūn Batı basını halkoylamasının sonuçlarına būyūk bir ilgi gösterdi, televizyon kanalları önemli haber olarak geçti ve gazetelerde çok sayıda yorumlar çıktı. ‘Tūrkiye, demokratikleşme yolunda ileri bir adım attı, ama AB’ye ūye olması için daha çok çalışması gerekir’ tūrūnden alışagelen retorikler dışında bu ilginin dikkati çeken özellikleri şunlardır:

1- Tūrkiye’nin demokratikleşmesinden umudu kesenler bu referandumla birlikte bir nevi uykudan uyandılar ve umutlu bir bekleyiş içerisine girdiler. Üstelik, dışarıdan fazla bir baskının hissedilmediği mevcut koşullarda Tūrkiye’nin kendi arzusuyla ileri bir adım atması birçok çevreyi şaşırttı diyebilirim.

2- Demokratikleşmenin başını islam orijinli AKP’nin çekmesi, islami hareketlerin hem kendilerini, hem de içinde yeraldığı toplumları modernleştirebileceği konusundaki tezleri gūçlendirdi.

3- Tūrkiye’nin bir yandan ekonomik olarak gelişirken ve bölgesel bir gūç olarak uluslararası sahneye çıkarken demokrasisini ilerletmesi oldukça ilgi çekici olarak karşılanıyor. Ancak, bunun her zaman olumlu olarak yorumlanmadığını, Tūrkiye’nin yeni rolūnūn ve ‘bölgesel gūç’ olarak sivrilmesinin birçok çevreyi endişeye sevkettiğini de geçerken belirtmek gerekir.

4- Halkoylamasının en dikkatle izlendiği ūlkelerin başında islam ve Arap ūlkeleri geliyordu. Özellikle, bu ūlkelerdeki islami çevreler uzun bir sūredir AKP’nin izlediği yolu ve başarılarını būyūk bir dikkatle gözlemliyorlar ve kendi aralarında yoğun bir biçimde tartışıyorlar. Tūrkiye‘deki demokratikleşmenin bu ūlkelerdeki yönetici çevreleri endişeye sevkettiğini ise söylemeye gerek bile yok. Bunlar, korkulu bir bekleyiş içerisindeler ve kendi ūlkelerindeki islami çevrelerin radikal tutumlarını bırakıp, aynı yolu izlemeye başlamasından ölūmūne çekiniyorlar. Bu da anlaşılabilir bir olaydır. Bugūn radikalizm esas olarak yönetici çevrelerin işine geliyor ve bunların anti-demokratik yönetimlerinin gerekçesini oluşturuyor. Kitlelerin radikalizm dışlayarak demokratik istemlerini ileri sūrmeleri gerici yönetici çevrelerin zeminini kaydırıyor.


Sonuç


2010 Anayasa değişikliği halkoylamasının Tūrkiye’nin demokrasi tarihinde bir kilometre taşı olacağı şimdiden belli oldu. Bunun yanında, yeni ve daha demokratik bir anayasa hazırlanması konusunda geniş ve ortak bir anlayışın oluşması, Tūrkiye’de demokratikleşme bilincinin ne ölçūde geliştiğinin ve gūçlendiğinin somut bir kanıtıdır ve son derece sevindirici bir olaydır. Görūnen odur ki Tūrkiye demokrasisi önūmūzdeki yıllarda daha da çok gelişecek ve gūçlenecektir. Bunun etkilerinin sadece TC sınırları içerisinde kalmayacağı, bölgesel ve kūresel etkiler doğuracağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu etkilerin en başta Orta-Doğu bölgesinde olacağı ve bu bölgede taşların yeniden dizileceği anlaşılıyor. Bu nedenle, uluslararası akademik ve siyasi çevrelerin Tūrkiye’ye yakın ilgi göstermesi hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. 

Tūrkiye’deki gelişmeleri izlemeye devam…