Kürd meselesinde yeni bir umut mu?



Kürd meselesinde yeni bir umut mu?

Son günlerde Kürd meselesinde yeni bir umut havasının estiğine tanık oluyoruz. Özellikle Başbakan Erdoğan başta olmak üzere devlet ricalinin konuyla ilgili açıklamaları bu anlamda olumlu bir atmosfer yarattı. Ana muhalefet partisi (CHP) lideri Kılıçdaroğlu’nun, PKK’nin silah bırakması kaydıyla görüşmeleri destekleyebileceklerini belirtmesiyse hükümetin elini nispeten rahatlatmışa benziyor. MHP’nin olumlu bir görüş belirtmesini ise zaten hiç kimse beklemiyordu ve bu anlamda olumsuz tavırları kimseyi şaşırtmadı. PKK çevrelerinden ise yeni tur görüşmelere yönelik pozitif sinyaller gecikmeden geldi. Böylelikle ‘Oslo sürecine dönüş’ korosu bir eksikle tamamlanmış oldu. Medya da eline davul ile tokmağı alıp koroya katılınca ‘Oslo süreci’ tam tekmil yola düzülmüş oldu.

Peki ‘Oslo süreci’ ne idi?

AKP hükümetinin temsilcileriyle PKK’yi temsil eden zevat iki sene önce Oslo’da bir masaya oturmuş ve silahların nasıl susacağını konuşmuştu. Görüşme masası devrildikten sonra internet’e düşen ve altında hiçbir imzanın bulunmadığı ‘ortak metine’ göre en azından ilk aşamaya yönelik bir takım kararlar alınmıştı. Ne var ki, söz konusu kararlar imza aşamasına gel(e)meden, şu anda bizim açımızdan kesin olarak bilinmeyen nedenlerle görüşmeler kesilmiş ve yeni bir şiddet dalgasının önü açılmıştı. Bu şiddet dalgasının sonucu olarak, Genelkurmay’ın açıklamasına göre sadece son 4 ayda 114 asker ve 500 PKK militanı yaşamını yitirdi. PKK paralelindeki Fırat News’e göre bu rakamları tersinden okumak gerekir ama bunu kanıtlayacak herhangi bir veri elimizde mevcut değil. Şimdi ise taraflar tekrar masaya dönmekten ve süreci yeniden başlatmaktan söz ediyorlar.

Ne oldu da süreç bu noktaya geldi?

Son şiddet dalgası da gösterdi ki bu işin kazananı veya kaybedeni yoktur ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Yani ne Türk ordusu PKK’yi yok edebilir, ne de PKK savaşarak amacına ulaşabilir. 28 yıldır süren savaş bunun en büyük kanıtıdır. Mevcut durumun sürdürülmesiyse taraflar açısından en azından şu aşamada olanaksız duruma geldi. PKK, inkâr etmesine rağmen nokta eylemler yerine alan kontrolüne dayanan ‘devrimci halk savaşı’ stratejisine geçtiği için çok sayıda militanını kaybetti. 5-6 bin kişi olarak tahmin edilen bir gerilla ordusunda birkaç ay içerisinde mevcudun yüzde onunu kaybetmek hem askeri, hem de siyasi açıdan ciddi bir durumdur. Eski stratejiye geri dönüş askeri açıdan mağlubiyet sayılabileceği ve mevcut stratejiyi devam ettirmek de ölümcül sonuçlar doğurabileceği için ‘barış’ seslerinin daha çok PKK cenahından gelmesi kimseyi şaşırtmadı.

Buna karşılık, mevcut durumun hükümet açısından da sürdürülebilir olduğu pek söylenemez. Kamuoyu, hatta bizzat AKP’nin seçmenlerinin bir kısmı, bu kadar çok askerin ölüm haberi karşısında endişe duymaya başladılar. Hükümetin kontrolü elden kaçırdığı düşüncesi giderek yayılmaya başladı. Gerçi bu endişe henüz AKP’ye yüz çevirmek noktasına gelmemekle birlikte, eğer devam ederse önümüzdeki seçimler açısından olumsuz sonuçlar doğurabilirdi. Her hafta anket yaptırıp seçmenin nabzını yoklayan AKP yöneticileri tehlikeyi gördüler ve hemen yeni bir ‘Oslo süreci’nden söz etmeye başladılar.

Unutmamak gerekir ki, yerel seçimlerin birkaç ay öne alınacağı açıklandı ve bu seçimler sadece yerel yöneticilerin kimler olacağı açısından değil, 2014 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri açısından da hayati önem taşıyor. Bilindiği gibi, Başbakan Erdoğan siyasi kariyerinin devamını cumhurbaşkanı olmaya göre planlamış durumda ve yerel seçimlerde elde edilecek olumsuz bir sonuç bütün planlarını altüst edebilir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından genel seçimlerde de başarılı olmak ancak önümüzdeki birkaç yılın fazla sorun yaşanmadan atlatılmasına bağlı görünüyor. Bu nedenle her gün cenazelerin kalktığı bir Türkiye yerine yeni projelerin ve başarıların konuşulduğu bir Türkiye görüntüsüne acil olarak geçmek gerekiyordu. AKP kurmayları bu gerçeği gördüler ve ilk adımı atmaktan çekinmediler.

Tarafların düşünceleri ve planları ne olursa olsun işin bu noktaya gelmesi elbette demokratik kamuoyu açısından sevindiricidir. Şiddetin son bulması, silahların tümüyle susması ve soruna görüşmeler yoluyla çözüm aranması zaten sağduyulu insanların ortak istemiydi. Bu çağda sorunların çözümü için şiddete başvurmak, isteğini zorla elde etmeye çalışmak, ya da belirli istemlerde bulunanları silah zoruyla susturmak artık pek onaylanan bir davranış biçimi değildir. Çünkü çağımız ne ulusal kurtuluş savaşları çağıdır, ne de demokratik istemleri silah zoruyla bastırmak çağıdır. İstemleri demokratik yollarla dile getirmek, daha geniş bir çevrenin bu istemleri desteklemesi sonucunu getireceği ve demokrasinin az çok geçerli olduğu ülkelerde hükümetler de buna karşı duyarsız kalamayacağı için şiddet dışı yöntemler aslında amaca ulaşmak açısından daha efektif yöntemlerdir. Bu nedenlerle, sağduyulu, demokrat ve şiddete karşı olan insanlar tarafların yeniden masaya oturmasını desteklemeye dünden razıydılar. Nitekim öyle de oldu.

Bardak tamamen dolu mu?

Elbette yeni gelişmeler tabir-i caizse sadece bardağın dolmaya başlayan tarafını gösteriyor. Ama unutmamak gerekir ki bardağın büyük kısmı hâlâ boş ve asıl iş şimdi başlıyor. Yani ikinci tur müzakerelerde amaç görüşmüş olmak için görüşmek olmamalıdır. Asıl önemli olan süreci doğru yönlendirmek ve başarıyla sonuçlandırmaktır. Bu bağlamda müzakerelerin başarıya ulaşıp ulaşmayacağını önceden irdelemek ve sorgulamak herkesin en doğal hakkıdır. Gerçekte taraflar sorunu çözmek için hazırlar mı, söylemlerinde ne ölçüde samimiler, ön hazırlıklar yeteri ölçüde yapıldı mı, yoksa daha önce olduğu gibi yeni bir siyasi manevra oyunuyla mı karşı karşıyayız, koşullar bir anlaşmaya varmak için ne ölçüde olgun türünden sorular yanıt bekliyor. Ne yazık ki bu sorulara bugünden olumlu yanıt veremiyoruz. Açıkçası bu konularda belirli kaygılarımız var.

Görüşmeler henüz daha başlamadan kaygılı olmamızın nedeni tarafların birbirine olan güvenin şu aşamada yok denecek kadar az olduğunu gözlemlememizden kaynaklanmaktadır. Çünkü AKP ve PKK çevreleri, yeniden masaya oturmaya hazır olduklarını açıklarken bile birbirlerini ağır bir biçimde suçlamaktan geri kalmıyorlar. Bu da, en hafif deyimle, masaya otururken bunun psikolojik ortamının hazırlanması gereğinden tarafların bîhaber olduğunu gösteriyor. İnsan ister istemez, bunlar anlaşmak için mi, yoksa anlaşmamak için mi biraraya geliyorlar sorusunu sormadan edemiyor. Bu tür sert söz salvoları, arka bahçeyi ya da taraftarları ayağa kaldırmak için gerekli olabilir, ama şu aşamada amacın herhalde bu olmaması gerekir. Amaç, ilk aşamada şiddetin son bulmasıdır ve bütün söylemler bu amaca yönelik olursa ancak sonuç alınabilir.

Kaygılarımızın diğer bir nedeni muhatap sorununun hâlâ çözül(e)memiş olmasıdır. Oslo görüşmelerinin ilk turunda özellikle PKK kanadının yapılan anlaşmayı hükümetin bizzat imzalaması konusunda ısrarcı olduğu, ancak hükümetin bunu ret ettiği hep söylenegeldi. Kuşkusuz arka planda nelerin konuşulduğunu henüz şu aşamada tam olarak bilemiyoruz. Sadece bu sorunun gündeme geldiğini, ancak çözülemediğini biliyoruz. Muhtemelen bu görüşmelerde de konu tekrar gündeme gelecektir. Gerçekten de hükümeti kim temsil edecektir? Temsilin düzeyi ve kimliği nasıl belirlenecektir? Hükümet ‘dostlar alışverişte görsün’ misali sadece birkaç bürokratını göndermekle yetinerek geçen defa olduğu gibi siyasi sorumluluktan kaçmak mı istiyor? İmza aşamasında anlaşmayı kim imzalayacak? Yoksa hükümet ileride suçu birkaç bürokratına yükleyerek aradan sıyrılmayı mı düşünüyor?

Diğer taraftan PKK kanadını kim temsil edecek? İmralı mı, Kandil mi, KCK mı, yoksa özel yetkilendirilmiş bazı siyasiler mi veya tümünü kapsayan bir heyet mi? Diyelim temsilde herhangi bir sorun çıkmadı, peki son sözü kim söyleyecek? Abdullah Öcalan mı, yoksa Kandil mi? Abdullah Öcalan ile Kandil arasındaki iletişim ve uyum nasıl sağlanacak? İmza aşamasında yeni bir Silvan saldırısının olmayacağının garantisi var mı? Aynı şey hükümet kanadı için de geçerlidir? Askerin son aşamada operasyon yapmayacağı söylenebilir mi? Uludere katliamını tezgâhlayanların ve bunun hesabını vermeyenlerin tekrar aynı yönteme başvurmayacağını kim garanti edebilir?

Bütün bu sorular yanıt bekliyor. Bu sorulara önceden sağlam ve güvenilir yanıtlar vermeden görüşmelerin başarıyla sonuçlanacağını düşünmek biraz naiflik olur.

Taraflar arasındaki mesafe giderek açılıyor

Fakat kaygılarımızın asıl nedenini, tarafların pozisyonunda ilk görüşmeden buyana herhangi bir olumlu değişikliğin olmaması oluşturuyor. Hatta bu mesafenin geçen görüşmeye göre daha da açıldığını söylemek bile mümkündür. Bunun da nedeni Suriye’de ortaya çıkan yeni durumdur.

Bilindiği gibi, bundan bir süre önce Suriye’nin kuzeyinde Kürdlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Suriye ordusu geri çekilmiş ve PKK paralelindekiPartiya Yekîtîya Demokrat - PYD ağırlıklı Yüksek Kürd Konseyi yönetimi devralmıştı. Bu durumu ‘Bağımsız Kürdistan’ hedefi doğrultusunda önemli bir adım olarak görenler ‘demokratik özerklik’ hedefinin artık aşıldığını, ‘Büyük Kürdistan’ hayalinin sanılandan da daha yakın olduğunu dillendirmeye başladılar. ‘Bağımsız ve Büyük Kürdistan’ hedefi zaten PKK’nin 1984’te başlayan silahlı isyanının esas çıkış noktasıydı ve 90’lı yılların sonunda terk edilmek zorunda kalınmıştı. Ancak son gelişmelerden sonra bu hedefin yeniden siyaset radarına girdiği söylenebilir. 

Öte yandan, ‘demokratik özerklik’ hiçbir zaman nihai hedef olarak benimsenmemişti, sadece bir ara aşama olarak düşünülüyordu. Ayrıca bu pek de inkâr edilmiyordu, sadece koşulların henüz olgunlaşmadığı söyleniyordu. PKK’nin bütün söylemleri ve eylemleri asıl amacın ‘Bağımsız Kürdistan’olduğunu açıkça gösteriyordu. İşte Suriye’de gelişen beklenmedik durum tekrar başa dönülebileceğini ve ‘Bağımsız Kürdistan’ hedefinin siyasi ajandaya not edilebileceği fikrini güçlendirdi.

Buna karşılık AKP hükümeti çevrelerinde de de PKK’nin hakkından gelinebileceği fikri giderek güçlenmeye başladı. PKK’nin nokta vuruşlarından vazgeçip alan hâkimiyeti stratejisine dönmesinin ve çok kayıp vermesinin hükümetin bu anlamdaki iştahını kabarttığı söylenebilir. Hükümet, istihbarat örgütleri arasında eşgüdümü sağlayabilirse, yeni teknoloji ürünü silahları devreye sokabilirse, profesyonel olarak eğitilmiş birlikleri alana sürebilirse PKK’ye ağır darbeler vurabileceğini gördü. Bunun yanında kimi demokratik adımlarla Kürdlerin bir kısmını yanına çekebildi. Bu nedenle, yurttaşlık temelinde demokratik adımlar atarak Kürdleri zaman içerisinde yanına çekmek ve PKK’yi izole etmek fikri giderek güç kazanmaya başladı. Bu durumda PKK ile anlaşmak yerine ‘güvenlik’ stratejisine dönmek ilerisi için daha avantajlı olabilirdi.

Bütün bunlar tarafların iki sene önce ilk kez görüşmelere başlarken bulundukları pozisyondan bugün itibariyle farklı bir konumda bulunduklarını ve aralarındaki mesafenin giderek açıldığını göstermektedir. Peki, o zaman tarafların pozisyonunda herhangi bir yakınlaşma olmamasına rağmen yeni bir ‘Oslo süreci’ne başlanmasının nedenleri neler olabilir?

Yoksa siyasi manevra mı?

Kanımca her iki taraf da gerçekte bir anlaşmaya varmaktan daha çok zamana oynuyorlar, bir başka deyimle siyaseten manevra yapıyorlar gibime geliyor. AKP’nin amacının Kürdlere yönelik olarak kolektif haklar tanımaktan çok, bir takım bireysel yurttaşlık haklarının tanınması karşılığında önümüzdeki bir-iki yılın nispeten sakin geçmesinin sağlanması olduğu anlaşılıyor. Çünkü ancak böylesi sakin bir ortamda dikkatleri Kürd meselesinden daha çok ‘çılgın proje’lere, duble yollara, imam hatip okullarına, eğitim müfredatına konulan din derslerine, başörtüsü yasağının kısmen kaldırılmasına, yeni inşa edilecek selâtin camilerine, köprülere, barajlara yöneltilip başarıya ulaşabilirler. Önümüzdeki yıllarda peşi sıra yapılacak üç seçim (yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel) AKP açısından son derece önemlidir ve AKP 2023 yılına, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yılına dek iktidarda kalmak için her şeyi yapmaya hazır görünüyor. Bu arada Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olup yarı ya da tam başkanlık sistemine geçmesi için de ortalığın nispeten sakin olması gerekiyor ve bu nedenle PKK ile masaya oturmak onlar açısından külliyen caizdir.

PKK’ye gelince. Yeni bir Oslo süreci PKK’nin de menfaatine görünüyor. Çünkü PKK son zamanlarda ağır yaralar aldı, ciddi kayıplar verdi. Bu yaraların sarılması, eksiklerin tamamlanması, yeni katılımların eğitimden geçirilmesi, önceliklerin belirlenmesi, yeni stratejilerin saptanması için zamana ihtiyaç vardır. Zaten kış ayları da yaklaşıyor ve bu aylar gerilla etkinliğinin oldukça düşük olduğu bir zaman dilimidir. Yani bu anlamdaki zamanlama da tam anlamıyla denk düşüyor. Öte yandan yeniden görüşmelere oturmak demek Türk ordusunun PKK’yi yenemediğinin ve gayr-ı resmi de olsa muhatap alınmak zorunda kalındığının tescili anlamına gelecektir ki bu uzun süredir PKK’nin istemlerinden en önemlisini oluşturuyordu.Dolayısıyla ilerisi açısından önemli bir siyasi zafer elde edilmiş olacak ve AKP hükümetine diz çöktürüldüğü rahatlıkla propaganda edilebilecektir. Velhasıl PKK açısından da kendi deyimleriyle ‘faşist AKP’ ile bir masaya oturmakta herhangi bir beis yoktur.

Peki, bütün bunlara rağmen yeni bir Oslo sürecinden herhangi bir anlaşmanın çıkması olanaklı mıdır?

Kanımca bu tarafların şu andaki pozisyonlarından çok Suriye’deki gelişmelere bağlıdır. Eğer Suriye’deki savaş fazla uzun sürmez, oluşacak yeni ve demokratik Suriye’ye Kürdlerin gönüllü entegrasyonu sağlanabilirse Türkiye’de de benzer bir çözüm gündeme gelebilir. Şunu unutmamak gerekir ki, Türkiye’deki Kürdler, Suriye’deki Kürdlerin statüsünden daha aşağı bir çözümü kabul etmemekte direneceklerdir. En fazla Kürd nüfusa sahip bir ülkenin, en az Kürd nüfusa sahip bir ülkeden daha düşük profilli bir statüyü yurttaşlarına reva görmesi hep sorgulanacak ve toplumsal huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Bu nedenle, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki Kürd meselesinin çözümü konusunda anahtar rol oynayabileceğini düşünüyorum.

Yeni Oslo sürecine tekrar dönersek: Şu aşamada silahların susması bile tek başına büyük bir ilerlemedir. Çünkü silahların susması, kalemlerin yeniden oynamasının, yeni düşüncelerin ortaya çıkmasının, ortak aklın bulunabilmesinin önünü açabilir, ortamını sağlayabilir. Bu aşamada bundan fazlasını beklemek hayalcilik olur. Bütün mesele birilerinin masayı yeniden devirmesine meydan vermemek ve görüşmelerin devamını sağlamaktır. Bu konuda da kamuoyunun, özellikle demokrat aydınların süreci izlemelerinde, duyarlı ve dikkatli olmalarında, yapıcı eleştirilerini eksik etmemelerinde sayısız fayda vardır. Sürecin olumlu bir yönde ilerlemesini engelleyen her girişimi ve söylemi acımasızca teşhir edip, eleştirmek gerekir ki birileri yeniden görüşme masasını deviremesin, bir takım ‘karanlık güçler’ rahatlıkla provokatif çıkışlara başvuramasın ve ucuz siyasi manevraların önü kesilebilsin. Aydınların, demokratik kamuoyunun dikkatli ve duyarlı olmadığı, eleştirel süzgeçten geçirmediği bir sürecin başarılı olacağına kesinlikle inanmıyorum. Geçmiş dönemin deneyimleri bunun kanıtıdır.