'Marksist Kemalist’

'Marksist Kemalist’

’68 Kuşağı’ başlıklı yazımda Deniz Gezmiş’e atfen ‘Marksist Kemalist’ terimini kullanmam kimilerini şaşırtmış olabilir. Çünkü Deniz Gezmiş, Marksist-Leninist bir gençlik lideri olarak tanındı ve dönemin devrimci gençlik hareketinin sembolü haline geldi. Bu nedenle onun erken bir döneme özgü bile olsa farklı bir biçimde tanımlanması birçok kişi için zor kabul edilir bir olaydır. Bu da son derece anlaşılır bir şeydir.

Ancak hemen belirtmeliyim ki  ‘Marksist Kemalist’ kavramı bana ait değildir, yakın arkadaşlarının tanıklığıyla bizzat Deniz Gezmiş’in kendisine aittir. Bu konuda ilk söz eden kişi yakın arkadaşı Uluç Gürkan oldu. Uluç Gürkan, Cumhuriyet gazetesinden Işık Kansu’nun kendisiyle yaptığı bir söyleşide aynen şunları söyledi: “Deniz kendisini ‘Marksist Kemalist’ olarak tanımlardı. Sen ‘sol Kemalistsin’ derdi”. (Cumhuriyet Gazetesi, 8 Kasım 1998, sf. 8).

Ben bu röportajı ilk okuduğumda hem sevinmiştim, hem de şaşırmıştım.   Sevinmemin nedeni, 60’lı yıllarla ilgili olarak yaptığım temel bir değerlendirmenin beklenmedik bir köşeden doğrulanmasıydı. Çünkü ben 60’lı yılları Kemalizm’den Marksist sosyalizme doğru bir evrilme süreci olarak görüyordum ve Deniz Gezmiş bu ifadesiyle görüşümü birinci elden doğrulamış oluyordu. Şaşkınlığımın nedeniyse, Deniz Gezmiş gibi teorik analizlerle fazla uğraşmamış, arkasında fazla yazı bırakmamış, masa başında yazı yazmaktan çok bizzat eylemlerin içinde yer almış bir kişinin içinde bulunduğu koşulları üstün bir analitik yetenekle ve tamamen doğru biçimde tanımlamasıydı. Deniz Gezmiş, her sosyalist genç gibi benim de idol’ümdü ve onun cesaretine, militanlığına ve kahramanlığına hayranlık duymamak elden değildi. Ancak onun kısa sayılabilecek devrimci yaşamında ve gençlik hareketinin o baş döndürücü hızı içerisinde bu denli isabetli bir tespitte bulunmasını doğrusu beklemiyordum ve bunun ona olan hayranlığımı daha da artırdığını itiraf etmem gerekir. Söz konusu yılların üzerinden kırk küsur yıl geçmesine rağmen bizim bu dönemi hâlâ doğru dürüst analiz etmek konusundaki duygusallığımız ve tereddütlerimiz göz önünde tutulursa, Deniz’in o günkü olayların sıcaklığı içerisinde böylesine doğru bir tespitte bulunup, bunu cesaretle dile getirmesi karşısında herhalde şapka çıkarmaktan başka yapacak bir şey yoktur.

 Uluç Gürkan’ın bu röportajından sonra Deniz Gezmiş’i yakından tanımış olan Hasan Cemal’de bu ifadeleri teyit eden benzer şeyler yazdı. Hasan Cemal, ‘Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım’(Doğan Kitapçılık, 7. baskı, 1999) başlıklı kitabında Uluç Gürkan’ın bu sözlerine yer verdi ve ilaveten şunları belirtti: “Deniz’in bir sözü hep kulaklarımda çınlar: ‘Biz Marksistler, sol Kemalist olarak Doğan Avcıoğlu’nu çok severiz’  (age. Sf. 197).

Burada Deniz’in bir ayırım yapıp ‘biz Marksistler’, ‘siz sol Kemalistler’ tanımlaması yaptığını görüyoruz ki bu konuşma muhtemelen daha ileri bir tarihte gerçekleşmiş olsa gerek. Çünkü ‘Marksist Kemalist’ tanımlaması bir yana bırakılmış, ‘biz Marksistler’ ve ‘siz sol Kemalistler’ ayırımı yapılmaya başlanmış. Ancak ayırım yapmasına rağmen yine de dönemin Marksistleriyle, radikal Kemalistlerinin ne denli yakın ilişki içerisinde olduğunu, birbirine sempati duyduklarını gözlemleyebiliyoruz. Deniz Gezmiş’in sosyalist harekete sempati duymasının radikal Kemalistlerin ideoloğu Doğan Avcıoğlu tarafından çıkarılan ‘Yön’ dergisi aracılığıyla olması -ki bu bir tesadüf değildi, o dönemde birçok kişi bu yolu izleyerek sosyalizme ulaşmıştı- bir istisnadan çok genel bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu da o dönemde Kemalizm’den Marksist sosyalizme geçişle ilgili karakteristik bir özelliktir. Kuşkusuz başka yollardan geçerek sosyalizme ulaşanlar da vardı. Örneğin Çetin Altan’ın ‘Akşam’ gazetesindeki yazılarını okumak, TİP’in etkinliklerine tanık olmak veya bunlara tesadüfen veya merak ederek katılmak yoluyla sosyalizme sempati duyanlar da bir hayli yaygındı. Ancak ‘Yön’ dergisi veya başka yayınları okumak da çok rastlanan bir yoldu. Özellikle büyük kentlerde okumuş kesim, yükseköğrenim gençliği ve aydınlar bu yolu izliyordu.

‘Marksist Kemalist’ tanımlamasına Mustafa Şener’in doktora tezinde de değiniliyor ve aynı kaynaklara işaret ediliyor. (‘Türkiye Sol Hareketinde İktidar Stratejisi tartışmaları: 1961-1971, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’. Şener, bu tezini daha sonra geliştirip ‘Türkiye Solunda Üç Tarz-ı Siyaset (Yön, MDD ve TİP)’ başlığı altında kitaplaştırdı. (Yordam Kitap, 2010, İstanbul).

Bu konuda başvuracağımız en son kaynak Oral Çalışlar’ın bir yazısıdır. Çalışlar, yakın zamanda ‘Radikal’gazetesindeki köşesinde şunları yazdı:

“10 Kasım 1969. Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) MYK üyeleri olarak, Anıtkabir’e çelenk koyduktan sonra, oradaki platformda toplandık. Binlerce Dev-Genç’liyi selamlıyoruz.

Dev-Genç, dönemin en aktif ve etkili örgütü. Hepimiz ‘sosyalist’iz. Yakalarımızda Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafı...

 Biz ‘Mustafa Kemal’ demeyi tercih ediyoruz ve idealimizdeki fotoğraf Milli Mücadele’deki kalpaklı fotoğraf. Yürüttüğümüz militan gençlik mücadelesine ‘İkinci Milli Kurtuluş Savaşı’ adını veriyoruz.

 Aldığımız eğitim ve ailelerimizin tercihleri, Kemalist bir ideoloji ile yetişmemize yol açmıştı. Kemalizm’in bize öğrettiği şuydu: ‘Halk geridir. Asker-sivil aydın zümre ilericidir. Onların bu geri toplumu adam edebilmesi için yukarıdan otoriter yöntemlerle müdahale şarttır. Tek parti yönetimi bu açıdan çok yararlıdır.’

Tabii, dünyada yükselişte olan ‘sosyalizm’i de benimsemekteydik...

Bir gün Deniz Gezmiş’le Tünel’deki Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı binasından çıkmıştık. Sokağın başında, vitrininde Atatürk fotoğraflarının sergilendiği Foto Süreyya’nın önünde durduk. Deniz, “Biz Kemalistler” diye söze başlayınca şaşırarak ‘Biz sosyalist değil miyiz?’ dedim. Deniz rahat bir şekilde, ‘Hem sosyalistiz hem de Kemalistiz’ cevabını verdiğinde pek yadırgamadım…” (Radikal Gazetesi, 15 Aralık 2012).

Sadece Oral Çalışlar değil o dönemde herhalde sosyalistim diyen hiç kimse bunu yadırgamazdı. Safların ayrılması, sloganların ve söylemlerin farklılaşması daha sonraki yıllarda gerçekleşti. Marksist klasikler çevrilip okununca Kemalizm’le Marksizm’in aynı şeyler olmadığı anlaşılmaya, Kemalizm’in bir ‘küçük burjuva ideolojisi’, Marksizm’in‘işçi sınıfının ideolojisi’ olduğu dillendirilmeye başlandı ve Kemalizm’e karşı eleştiriler yöneltildi. Ancak bu eleştirilerde vurgular ve tonlar farklıydı.

Sol gruplar ve Kemalizm

60’lı yılların devrimci gençlik hareketi saflarında Kemalizm konusunda ilk bayrağı kaldıranın İbrahim Kaypakkaya olduğunu görüyoruz. 1971’in sonları ve 1972’in başlarında Kaypakkaya, Kemalizm’e karşı sert ve köklü eleştiriler yöneltmeye başladı ve böylelikle mensup olduğu Doğu Perinçek grubundan kopmaya başladı. Kaypakkaya sadece Kemalizm ile ilgili değil Kürd meselesinde de sosyalist hareket içerisinde en kesin ve radikal tutumu benimseyen bir sima olarak ön plana çıktı. Ona göre Kemalizm ‘emperyalizme teslimiyet, yarı sömürgeciliği seve seve kabullenmektir.. Kürt sorunu ‘milli bir meseledir’ ve Kürt milleti sadece emekçi sınıflarıyla değil bütünüyle ezilmekte ve sömürülmektedir” (Şener, age. Sf. 228).

Gerçi sosyalist hareketin diğer grupları da Kemalizm’i tümüyle onamıyorlardı. Ancak onayanlar da yok değildi. Bu konuda en ileri giden sol grup Mihri Belli ve arkadaşları, Aydınlık Sosyalist Dergi ve Türk Solu çevresi oldu. Belli’nin şu sözleri bu anlamda yeteri kadar açıktır: “Bugün Türkiye’yi yeniden Kemalist gelişme yoluna sokmak demek, milli bağımsızlığı sağlamak, Atatürk ilkelerini günümüzün gerçekleri ışığında geliştirerek yeniden egemen kılmak demek, bugünkü Türkiye’yi değiştirmek, gerçek bir devrim başarmak demektir.” (Yön, 48. Sayı, 1962, Mehmet Doğu mahlasıyla yazdığı ‘Sosyalizm Tartışmaları başlıklı yazı). Gerçi Belli bu söylemini ileride farklılaştırıp salt ‘Atatürkçülük’ ekseninden çıkardı ve Milli Demokratik Devrim (MDD) teorisiyle Leninizm’in ‘aşamalı devrim teorisi’ eksenine ve söylemine oturttu, ama öz olarak fazla bir şeyin değiştiği söylenemez. Ulusalcılık daima Belli’nin tezlerinin temelini oluşturdu. Sanıyorum şu sözleri bu konuda yeteri kadar açıktır: “..Kemalizmle sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi bir şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme.” (Türkiye’de Karşı Devrim, Türk Solu, sayı 64, 1969. Akt: Şener, age. 177).

Mihri Belli, Milli Demokratik Devrim (MDD) adı altında Marksizm’le Kemalizm’i karıp, bunun alenen teorisini yapan ilk  ‘Eski Tüfek’ olarak sosyalist hareketin tarihinde yer aldı. Daha önceki sosyalistlerde de, -özellikle Şefik Hüsnü’nün yazılarında bunu görmek mümkündür-, ulusalcı bir damar vardı. Zaten Mihri Belli’nin TKP içerisinde yer alan komünistler arasında Şefik Hüsnü’ye ayrı bir değer biçmesi bu anlamda nedensiz değildi. Böylelikle bir yandan TKP ile arasında doğal bir bağ olduğunu, onun devamını oluşturmuş olduğunu kanıtlamış oluyordu, ama öte yandan kendi tezlerine güçlü bir teorik destek sağlamış oluyordu. Daha ileride aynı silahı, bu kez daha güçlü bir biçimde Doğu Perinçek’in eline aldığını göreceğiz.

Kemalizm’i olumlamak konusunda Mihri Belli uzun süre yalnız kalmadı, onunla yarışan güçlü bir rakip daha ortaya çıktı: Doğu Perinçek. Perinçek, Aydınlık Sosyalist Dergi’den ayrıldıktan sonra arkadaşlarıyla çıkardığı Proleter Devrimci Aydınlık (PDA – Ak Aydınlık) dergisinde aynen şunları yazıyordu: “Bizim partimiz Milli Kurtuluş Cephesi’dir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal’dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleri ile ortaklık etmeyen bütün bir MİLLET’tir.” (PDA, sayı  7, 1969). Çıkış noktası bu olan Perinçek’in koştuğu uzun siyasi maratonda ulaştığı noktanın ne olduğunu öğrenmek için günümüzdeki Ergenekon dava dosyasını izlemek yeterlidir sanıyorum!

Diğer sol gruplar Belli ve Perinçek kadar ileri gitmemiş, Kemalizm’e belirli bir mesafeden yaklaşmışlardır. THKP/C’nin lideri Mahir Çayan bunlardan birisiydi. Çayan, Kemalizm’i ‘küçük burjuva radikalizmi’ olarak nitelendiriyordu. Deniz’lerin kurduğu THKO’nun görüşleri ise teorik olarak Mihri Belli’nin görüşlerine nispeten daha yakındır. Deniz ve arkadaşları Kemalistleri ‘millici ve devrimci bir güç’ olarak görüyorlardı. (Bkz: Türkiye Devriminin Yolu).  Deniz’in daha önce radikal Kemalistlere, onların ideoloğu Doğan Avcıoğlu’na yönelik sempatisi göz önünde tutulursa THKO’nun bu tavrı hiç de şaşırtıcıdır denemez.

Yukarıda sözü geçen grupların tümünün ortak noktasını devrimci gençlik hareketi çıkışlı olmaları ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini benimsemeleri oluşturuyordu, Bunların dışında önemli sol grup olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve TİP çevresi vardı. TKP ise 60’lı yıllarda pek esamisi okunmayan bir gruptu. Doğrusunu söylemek gerekirse etkinliği açısından bu dönemde TKP için ‘bir sol grup’ demek bile abartılı olur. Çünkü TKP, ‘biri felçli üç kişiden’ oluşan bir yönetimden ve değişik sosyalist ülkelerde ikamet eden bir avuç sürgündeki komünistten ibaretti ve ellerine bir tesadüf sonucu geçen ‘Bizim Radyo’ yayını dışında herhangi bir ciddi etkinlikleri yoktu. O dönemde TKP tarafından yayınlanan ve ‘Barış ve Sosyalizm Sorunları’ dergisinin Türkçe versiyonu olan‘Yeniçağ’ dergisi taranırsa bu çok açık bir biçimde görülebilir. TKP’nin Kemalizm konusundaki görüşleri Komintern’nden mirastır. TKP, Kemalistleri, en azından bir kanadını demokratik devrimde ittifak kurulması gereken bir güç olarak görüyordu.

Doktor H. Kıvılcımlı, Komintern kuşağından ve geleneğinden gelen, ancak partiyle ilişkisi fazla sürmeyen muhalif bir ideologdu. Komintern’in Kemalist yönetime karşı tavrını esas olarak benimsemişti, ancak buna kendi özgün yorumunu katmıştı. Şöyle ki: Kemalist modernleşme tamamlanmamış ve desteklenmesi gereken bir demokratik devrimdir ki Komintern’de bunu ileri sürüyordu, bunun tamamlanması için ikinci bir Kuvayi Milliye hareketine ihtiyaç vardır, işte bu da Doktor’un kendi özgün yorumunu teşkil ediyordu.  Doktor’un bu görüşünün ucu ve çerçevesi açık olduğu için daha sonra ‘Doktorcu’ olduğunu ileri süren birçok çevre tarafından kullanıldı ve ulusalcı tezlere dayanak yapıldı.

TİP çevresine gelince: TİP denilince yekpare bir bütünden söz edilemez. Sendikacıların kurduğu, Mehmet Ali Aybar’ın devraldığı,  Aren – Boran ekibinin yönettiği ve 1975’de kurulan TİP oluşumları arasında farklar vardır. Ancak ideolojik ve politik ayırımları bir yana bırakırsak genel olarak TİP’in temel bir amacından söz edebiliriz: Demokrasiyi geliştirmek, güçlendirmek ve sosyalizme bu yolla ulaşmak. Bu çerçevede Kemalistlerin bir kanadıyla işbirliğini, özellikle demokrasinin güçlendirilmesinde dışlamadıklarını söyleyebiliriz.

Neden Kemalizm’den Marksist Sosyalizme?  

Aslında dönemin Kemalizm’den Marksizm’e doğru evrilmesi anlaşılabilir bir süreçti. Çünkü Kemalizm Türkiye’deki egemen milliyetçi ideolojinin, Marksizm ise dünyanın beşte birinde ‘reel sosyalizm’ adı altında uygulanan ve milyonlarca taraftarı bulunan, yükselen sol bir ideolojinin adıydı. Yıllardır Kemalist eğitim sisteminin tornasından geçen genç kuşak 60’lı yıllarda ilk kez egemen düşüncenin dışında farklı bir düşünce sitemiyle ile karşılaşıyordu ve üstelik bu yeni ideoloji sahip oldukları ideoloji ile bir takım benzerlikler taşıyordu. İradecilik, tepeden inmecilik   otoriterlik, seçkincilik, akılcılık her ikisinin de ortak yanlarıydı ki bu da daha çok her ikisinin düşünce bazında pozitivizmin yatmasından ileri geliyordu.

Ayrıca söylemlerde de benzerlik vardı: Halkçılık, devrimcilik, emperyalizm, mazlum   milletler,  zalimler ezilenlerdireniş bunlardan bazılarıydı. Bu benzerlikler nedeniyle birinden diğerine geçmek gençler açısından hiç de zor olmuyordu. Dolayısıyla kendilerini hem ‘Marksist’, hem ‘Kemalist’ ya da ‘Marksist Kemalist’ olarak tanımlayabiliyorlardı. Yıllar sonra, ‘reel sosyalizm’in çökmesinden ve Marksizm – Leninizm’in hızla zemin kaybetmesiyle birlikte bu kez tersi bir süreç yaşandı. Yıllardır kendilerini ‘sosyalist’ olarak tanımlayanlar, sosyalist sistemin çökmesinden sonra yine aynı kolaylıkla bu kez Kemalist saflara yanaştılar, kimileri Kemalizmi yeniden keşfetti, kimileri de kendilerini hâlâ ‘sosyalist’ olarak tanımlamakla birlikte Kemalistlerle birlikte aynı safları tuttular, aynı söylemleri benimsediler. Özellikle islami hareket, Kürd meselesi, Avrupa Birliği ve ABD konularında aralarındaki kimi söylem farklılıklarına karşın eski Marksistlerin büyük bir kısmıyla Kemalistlerin benzer veya paralel tutum içerisinde olduğuna tanık olundu. Daha doğrusu, var olan yakınlık daha da sıkılaştı. Bu bağlamda yepyeni bir kavramın siyasal literatüre girdiğine tanık olduk: ‘Ulusalcı solculuk’. ‘Ulusalcı sol’ denen kesimin sosyolojik tabanına bakılırsa bunların büyük ölçüde Kemalistlerden ve eski sosyalistlerden oluşması bize çok şey anlatıyor olması gerekir. Ulusalcılığın, milliyetçiliğin öztürkçesi olduğunu söylememize ise herhalde gerek yoktur.

Devrimci gençlik hareketi ve ‘ulusalcı solculuk’

Kimileri 60’lı yıllardaki devrimci gençlik hareketinin Türkiye’de bugün var olan ‘ulusalcı sol’ hareketin başlangıcını oluşturduğunu ileri sürerler. Kanımca bu doğru değildir. Bu, Türkiye sol hareketini bir bütün olarak tanımayanların konjonktürel siyasal duruşlarına uygun eklektik teoriler üretmesinin ötesinde bir anlam taşımaz. Çünkü Türkiye sol hareketinde ulusalcı eğilim hareketin başlangıcından buyana vardı ve bu sadece 60’lı yıllarla sınırlanmayacak bir karakter taşıyordu. 60’lı yıllardaki sol hareket ise Kemalizm’den sosyalizme evrilen bir sürecin özelliklerini barındırıyordu. Yani söz konusu olan ulusallaşma değildi, aksine enternasyonalist bir karakter edinme çabasıydı. Bu sürecin ne ölçüde derinleştiği, tamamlanıp tamamlanmadığı ayrı bir konudur. Ancak sürecin temel karakterinin, ana yöneliminin sosyalizm yönünde olduğu inkâr edilemez.  Buna karşılık bugünkü ‘ulusalcı sol’, sosyalizmden Kemalizm’e evrilme özelliğini taşıyor. Yani birbirinden tamamen farklı ve ters iki süreç söz konusudur. Bu iki sürecin arasında eklektik bir takım bağlar icat edip birbirinin devamı olduğunu ileri sürmek, sosyalist hareketin bir bütün olarak tarihinden hiçbir şey anlamamak demektir.

Bu arada yeri gelmişken ‘Ulusalcı solculuk’la ilgili birkaç noktaya kısaca değinip bu yazıyı noktalamak istiyorum.

‘Ulusalcı sol’, anlam benzerliği oluşturduğu ‘nasyonal sosyalizm’den genel olarak farklıdır. Zaman, mekân, kitle temeli, kullandığı yöntemler ve argümanlar farklılık arz etmektedir. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken istisnaları da yok değildir. Sırbistan’da Miloseviç ve Türkiye’de Doğu Perinçek grubu gibi.

‘Ulusalcı solculuk’ sadece Türkiye’ye özgü değildir, bütün dünyada ortaya çıkan bir olgudur. ‘Reel sosyalizm’in yıkılmasından, Marksizm-Leninizm’in tarih sahnesinden silinmesinden sonra boşlukta kalan kitleler değişik siyasi kulüplere savruldular. Bu savrulma Batı Avrupa’da daha çok sosyal demokrat, yeşilsol, sosyal liberal partiler yönünde olurken, Doğu Avrupa’da, özellikle Balkanlarda ve doğusunda ‘ulusalcı solculuk’ biçiminde oldu. Bu da daha çok var olan Marksist-Leninist partilerin ve grupların ‘ulusalcı sol’ bir nitelik kazanması biçiminde gerçekleşti. Yunanistan Komünist Partisi, AKEL (Kıbrıs), Rusya Komünist Partisi bunun tipik örnekleridir.

Kapitalist ekonomide beliren buhranlar ve küreselleşmenin derinleşip, yaygınlaşması ‘ulusal solcu’ eğilimleri besleyip, güçlendiren etmenlerdir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde bu eğilimin daha çok karşımıza çıkacağını söyleyebiliriz.

Uluslararası düzeyde bilim çevreleri milliyetçiliğin, içine kapanmanın, başkalarını düşman görme eğiliminin yeni bir tezahürü olan ulusalcılık ve bunun özgün bir biçimi olan ulusalcı solculuk üzerine araştırmalar yapıyorlar ve bunların sayısı günden güne artıyor. Nedense Türkiye’de bu konuda bir sessizlik hakimdir. Bu kadar bol üniversitesi olan ve ulusalcılığın bu denli güçlü olduğu bir ülkede bu sessizlik pek anlaşılır bir şey değildir. Tek başına Doğu Perinçek grubunun kat ettiği yol bile birkaç doktora çalışmasına yetecek verilerle doludur. Umarız bundan sonra bu türden çalışmalar artar ve ulusalcılığın tarihsel arka planı, sosyolojik temeli, gelişme biçimleri, kullandıkları yöntemler ve argümanları bilimsel olarak irdelenir.

Bu konulara ileride devam edeceğiz.