Ortadoğu’da Fırtınalı Günler ve Kürd Meselesi



Kürd meselesi uluslararası bir soruna dönüşüyor

Geçtiğimiz günlerde Kürdlerin Suriye’nin kuzeyinde yoğun yaşadıkları alanlarda de facto otonom bir yapı oluşturmaları, Kürd meselesinde yeni bir durum ortaya çıkardı. Bu konu daha önce dört devletin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) iç sorunu iken birdenbire Ortadoğu bazında bir uluslararası mesele olarak ön plana çıkmaya başladı.

Geçmişte de bu meselenin ‘uluslararası bir sorun’ olduğu birçokları tarafından dillendirilmişti, ancak bu bir söylem olmanın ötesine gidememişti. Suriye’deki son gelişmelerden sonra bu olay artık ‘kuvveden fiile’ çıkmış durumdadır. Bugünkü aşamada artık Ortadoğu’da bir Kürd meselesi olduğunu ve bunun uluslararası bir boyut taşıdığını söylemek ve bu bölgenin yeniden şekillenmesi sürecinde bir faktör olarak dikkate alınmak zorunda olduğunu belirtmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Tabiatıyla bu yeni bir durumdur. Çünkü geçen yüzyılda Ortadoğu haritası masa başında çizilirken Kürdleri kimse hesaba katmamıştı, buna gerek duyulmamıştı. Örgütlü olmamaları ve hamileri olabilecek, yaslanabilecekleri herhangi bir uluslararası gücün olmaması Kürdlerin en büyük handikabıydı. Ama şimdi 21. yüzyıldayız. Köprülerin altından çok sular aktı. Kürdler, artık eski Kürdler değiller. Bir hayli örgütlüler ve bu düzeye gelmek için oldukça ağır bedeller ödediler. Bu nedenle, ’21. Yüzyıl Kürdlerin yüzyılı olacaktır’ sözü kesinlikle yabana atılmamalıdır.

Baas diktatörlüğü yolcudur

‘Arab Baharı’nın başlamasından buyana Ortadoğu büyük bir devinim içerisinde bulunuyor ve yeniden şekilleniyor. Tunus, Mısır ve Libya’dan sonra Suriye’deki kanlı diktatörlük de sallanmaya başladı. Ne var ki Baas rejiminin dayanakları tahmin edilenden daha güçlü çıktı. Toplumsal olarak Nusayrilere, Hristiyanlara, Sünni orta ve büyük burjuvaziye dayanan Arab milliyetçisi Baas diktatörlüğü, ordu, paramiliter Shebbiha ve El Muhabaratsacayağı temelinde yaygın ve etkin bir denetim ve yönetim ağı oluşturmuş durumdadır. Dışarıda ise İran, Rusya ve Çin gibi otoriter, totaliter ülkelerin oldukça güçlü desteği söz konusudur. Bütün bunlar Baas diktatörlüğünün ömrünü uzatan faktörler olarak öne çıkıyor. Ne var ki, bütün diktatörlükler gibi Baas diktatörlüğü de er veya geç yıkılmaya mahkûmdur. Aksini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu arada Süriye’deki Kürdler, ülkenin kuzeyinde yoğun yaşadıkları Kobani, Afrin, Dêrko Hemko ve Amude bölgelerinde kendi öz yönetimlerini ilan ettiler. Buna en çok şaşıran da Türkiye oldu. Halbuki bu öngörülebilir bir gelişmeydi, pek şaşırılacak bir şey yoktu. Şam’da ve Halep’te sıkışan Esed’in zorunlu olarak silahlı birliklerini kuzeyden çatışmalı bölgelere kaydırması bir süredir bekleniyordu ve bu durum Kürdler için ‘armut piş ağzıma düş’denebilecek bir ortam yarattı. Türkiye’deki yöneticilerin bunu öngörememesi ciddi bir zaaftır.

Bundan sonra neler olabilir?

Her şeyden önce Suriye’deki Kürdlerin mevcut kazanımlarından geri adım atacaklarını beklememek gerekir. Türkiye, de facto denebilecek bu durumu kabul etmek zorunda kalacak gibi görünüyor. Bu konu ileride görüşmeler yoluyla masa başında makul bir sonuca ulaşırsa ne âlâ, eğer masa başında halledilemezse yeni bir çatışmanın doğması kaçınılmaz gibi.

Arab milliyetçilerinin ve Türkiye’nin bu konuda ellerinden gelen her türlü baskıyı uygulayacağını ve Kürdlerin etnik bir grup olarak kolektif bir statü elde etmelerini önlemek isteyeceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bu durumda Suriye’li Kürdler nereye kadar direnebilirler, neleri kabul edip, neleri kabul etmezler, elbette bu aşamada kesin olarak bilinemez. Bu biraz da ileride oluşacak konjonktürel duruma ve uluslararası güç dengesine bağlıdır. Ama şimdilik şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Suriye’de Kürdler eski konumlarına geri dönmemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Bu aşamadan sonra mevcut konumlarından geri plana atılmaları bir hayli zor görünüyor.

Suriye’deki Kürdlerin mevcut durumu nedir?

Kesin sayısı bilinmemekle birlikte yaklaşık olarak 2 milyon civarında olduğu tahmin edilen –daha fazla olduğunu söyleyenler de yok değil- Suriye’deki Kürdler arasında PKK parelelindeki Partiya Yekîtiya Demokrat - PYD’nin önemli bir gücünün olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bu parti geçtiğimiz Haziran ayında 5. Olağanüstü Kongresi’ni gerçekleştirdi ve ‘demokratik özerklik’ hedefini programına aldı, Abdullah Öcalan’ın önerdiği eşbaşkanlı örgütlenme modelini benimsedi. Öcalan’ı liderleri olarak gördükleri ise biliniyor. PKK’den bağımsız bir örgüt olmakla birlikte aynı siyasi frekanslara sahip olduklarını zaten kendileri de pek gizlemiyorlar.

Diğer 14 partinin gücü– ki bir kısmı siyasi bir kulüp olmanın dışında fazla bir anlam ifade etmemektedir- PYD’nin gücü kadar bile değildir. Üstelik PYD’de de diğerlerinde olmayan başka bir güç var: Silahlı birlikler. Bugün Kobani, Afrin, Dêrko Hemko ve Amude’de güvenliği sağlayan Halk Savunma Birlikleri(YPG)’nin ana çekirdeğini işte PYD’nin bu silahlı birlikleri sağlamaktadır ve bunlar giderek güçleniyorlar.

Ama bütün bunlara rağmen PYD, bölgede PKK’nin rakip gücü olan Barzani’nin şemsiyesi altında bütün partileri aynı çatı altında toplayan Kürt Yüksek Konseyi içerisinde yer almayı kabul etti. Geçtiğimiz 12 Temmuz’de Erbil’de Barzani’nin önayak olmasıyla yapılan anlaşma çerçevesinde oluşturulan bu yapılanma bugün Suriye’de otonom Kürd bölgelerini yöneten en üst organ konumundadır ve beş kişilik Yüksek Konsey’in üyelerinden birisi de PYD Eşbaşkanı Salih Muhammed Müslim’dir. Barzani attığı bu adımla sadece Irak Kürdistanı’nda değil, Kürdistan’ın diğer parçalarında da sözünün geçtiğini göstermiş oldu. PKK ve PYD’nin siyaseten bunu kabul etmekten öte yapacağı bir şey yoktu. Çünkü konjonktürel güç dengesi bunu zorunlu kılıyordu.

Ne var ki, PKK’nin Barzani’nin bu adımını fazla tartışmadan kabul etmesi stratejik değil ancak taktik bir adım olarak görülebilir. Anlaşılan bölgede ve Suriye’de hızla gelişen olaylar PKK’yı bu taktik adımı atmaya zorladı. Ancak bu, bundan sonra ve sürekli olarak PKK’nin, Barzani’nin liderliğini kabul ettiği veya edeceği anlamına gelmez. Yıllardır süren ve zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşen bu rekabetin kimi zaman açık ama daha çok arka planda sürdüğü biliniyor. Çünkü söz konusu olan Kürdistan’da hâkim güç olarak kimin kalacağı ve egemenliğini sürdüreceği meselesidir, yani bir beka sorunudur.

Türkiye, Kürdistan’ın bütün parçalarında PKK’nin gücünü geriletmek ve yok etmek için var gücüyle çalışıyor. Irak’ta Federe Kürd Devleti’nin oluşmasından sonra Suriye’de de Kürdlerin benzer bir statü elde edip PKK’nin burada etkinlik kazanmasının Türkiye’nin kırmızı çizgisini oluşturacağını ve bir müdahale nedeni sayılacağını bizzat Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu açıkladı.

Çünkü onlar da biliyorlar ki Suriye’den sonra gözler Türkiye’ye çevrilecek, Irak’ta ve Suriye’de Kürdlerin statü elde etmelerinden sonra en fazla Kürd nüfusa sahip olan Türkiye’de Kürdlerin benzer haklara sahip olmaması sürekli olarak sorgulanacaktır. Bunu önlemek için Türkiye bir yandan Kürdlerin Suriye’de özel bir statü elde etmelerini önlemeye çalışıyor, ya da statü elde etmeleri önlenemezse bunun profilinin düşük olması için ön hazırlıklarda bulunuyor, bu amaçla Sünni Arabları öne sürüyor; diğer yandan Barzani ile anlaşıp PKK’nin konumunu zayıflatmak yönünde gayret sarf ediyor; öte yandan da anadilin seçmeli ders olması gibi bir takım kısmi reformlarla Türkiye içindeki Kürdleri kazanmanın yollarını arıyor.

Önümüzdeki süreçte gelişen duruma göre Türkiye’nin bu türden kısmi reformları gündeme getirmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Örneğin anadilin seçmeli dil olmaktan çıkarılıp yaygınlaştırılması, Kürd dilinin mahkemelerde ve devlet dairelerinde kullanılmasının önünün açılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi vd.

Ama görünen o ki, Kürdlerin en azından bir kısmı bununla yetinmeyecek, etnik bir grup olarak kolektif bir statü edinmek için mücadele edeceklerdir. Yani Türkiye’deki Kürd meselesi daha çok su kaldırır. Kısa sürede çözüleceğini sananlar yanılırlar. Çünkü Kürd hareketinin istemleriyle, Türkiye’deki yöneticilerin bu konudaki planları ve programları arasında bir hayli mesafe vardır. Bu mesafe daralmadan bir çözümden söz etmek iyi niyet dileğinden öte bir anlam taşımaz.

PKK’nin stratejik planı

PKK’ye gelince: PKK bir süredir ‘4. stratejik aşama’ olarak adlandırdığı ‘devrimci halk savaşı’ taktiğini uyguluyor. Kendi yayınlarında belirttiklerine göre bu ‘stratejik aşama’ şunu içeriyorKırlarda alan hâkimiyeti sağlamak, kontrolünü ele geçirdikleri yerleşim birimlerinde KCK kurallarını ve yapılanmasını yaşama geçirmek. Bu somut olarak şu anlama geliyor: kırlarda belirli alanlarda tam kontrol, kentlerde toplumsal yaşamın tüm alanlarında (hukuk, eğitim, kültür, güvenlik, idari yapılanma vb) KCK’nin yasalarını ve kurallarını geçerli ve kabul edilebilir bir toplumsal sözleşme konumuna ulaştırmak..

Bu amaç doğrultusunda PKK’nin son zamanlarda yerleşim yerlerine yönelik silahlı eylemlerini artırdığını örüyoruz. Ayrıca, ‘Türk ordusuna katılmayın’, ‘çocuklarınızı TC’nin okullarına göndermeyin’, ‘vergi vermeyin’, ‘mahkemelere başvurmayın’ türünden çağrıların artmasını da bu strateji doğrultusunda okumak gerekir.

PKK neden bu yolu seçti?

Kendileri bu yolu seçmelerinin nedeni olarak TC yöneticilerinin uzlaşmaz tutumu olduğunu söyleseler de tek nedenin bu olmadığı biliniyor. Ortadoğu’daki gelişmeler, Suriye’de hızlanan çözülme süreci ve Kürdlerin beklenmedik biçimde otonom bölgeler oluşturması, bu arada Barzani’nin giderek ön plana çıkması ve profilini Türkiye dahil herkese kabul ettirmesi, PKK’yi harekete geçmeye, inisiyatif almaya ve konumunu güçlendirip atak politikalar uygulamaya zorladı. Aksi takdirde güç kaybedeceğini, geri planda kalacağını ve ileride oluşması muhtemel Ortadoğu denkleminde yer alamayacağını öngördü ve bu nedenlerle harekete geçmek gereğini duydu.

Ne var ki bu harekete geçme olayı sanıldığı gibi her zaman planlı bir biçimde olmuyor, kimi zaman ‘panik atak’ biçiminde gelişiyor, bu nedenle de başlarına beklenmedik işler bile açabiliyor. CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılması, sivillere yönelik kimi eylemler, BDP milletvekilleriyle gerillaların dağda tesadüfi buluşturulmaları gibi… Gelen tepkiler üzerine bu tür aceleyle organize edilen eylemlerin ‘şık olmadığını’,’ amaca hizmet etmediğini’, ‘Kürd özgürlük hareketine zarar verdiğini’ daha sonra kendileri de itiraf etmek zorunda kalıyorlar.

Son zamanlarda bu türden ‘itiraf’ların artması oldukça ilgi çekicidir. PKK gibi son derece hiyerarşik ve disiplinli yapılarda bu tür ‘itiraf’ların artması, örgütün belirli bir endişe ve bunun getirdiği bir zorunlu eylemlilik içerisinde olduğuna delalet eder. Bunun daha çok tarihsel anlamda ‘treni kaçırmak’ endişesinden ve konjonktürel koşullara hızla ayak uydurmak kaygısından kaynaklandığını sanıyorum. Elbette yanılabilirim de…

PKK’nin başarı şansı nedir?

PKK, içinde bulunduğumuz 2012 yılını, önüne hedef olarak koyduğu ‘4. stratejik aşama’ açısından sonuç alıcı bir yıl olarak belirledi. Kış gelmeden belirli bölgelerde alan hâkimiyeti sağlayıp, bazı kentlerde KCK kurallarını hayata geçirmek ve 2013’e bu güçlü temelden giriş yapmak istiyordu. Ne var ki, 2012’nin Eylül ayında bulunmamıza rağmen henüz istediklerini tam olarak sahaya yansıtamadılar. Bundan sonra gerçekleştirebilirler mi, bilinemez. Gerçi son zamanlarda kimi yerlerde ardardına yol kontrolleri yapıyorlar, Şemdinli ve Beytüşşebap gibi bazı küçük yerleşim birimlerinde kontrolü ele geçirmeye çalışıyorlar ama bu eylemlerle amaçlarına ulaştıklarını şimdiye dek beyan etmiş değiller. Bu da hedeflerine henüz ulaşamadıklarını gösteriyor.

Buna karşılık Türk ordusu gerillaların kırsal alanda hâkim olmamaları için sürekli olarak operasyonlar yapıyor, alan hâkimiyeti vermemeye çalışıyor. KCK soruşturmalarında ise herhangi bir gevşeme şimdilik söz konusu değildir. Bu anlamda Türkiye’deki yöneticilerin, PKK’nin ‘4. stratejik aşama’ kartını önceden gördüğünü, ‘güvenlikçi’ politikaya bu nedenle dönüş yaptığını, tabir-i caizse gardını buna göre aldığını söylemek mümkündür.

Yani AKP’nin ‘demokratik açılım’dan çark etmesi sadece önümüzdeki seçimlerin kendileri açısından öneminden ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hesaplarından ileri gelmiyor. Aynı zamanda PKK’nin strateji değişikliği de bu konuda rol oynamış görünüyor. Çünkü PKK’nin ‘4. stratejik aşama’ hedefleriyle Erdoğan hükümetinin ‘güvenlikçi’ politikası birebir örtüşüyor, birbirinin yanıtı niteliğini taşıyor.

PKK içeride henüz kalıcı bir askeri kazanım elde edemediği gibi uluslararası düzeyde de herhangi bir kabule mazhar olabilmiş değildir. Yani, 28 yıllık silahlı direnişe rağmen diplomatik bir başarıdan söz etmek olanaklı değildir. Aksine örgüt ABD’nin ve AB’nin terör listelerinde yer almaya devam ediyor.AB ülkelerinde PKK yapılanmalarına karşı operasyonlarda son zamanlarda ciddi bir artış var. Fransa, Hollanda, Almanya ve Danimarka’da son bir yılda PKK yapılanmalarına karşı yeni operasyonlar düzenlendi. Yani uluslararası tecrit durumu hâlâ sürüyor.

Bu arada Barzani, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde prestijini giderek artırıyor. Hem ailesinin tarihsel geçmişi, hem Federe Kürd Devleti’nin edindiği prestijli konum, hem de yürüttüğü denge politikası nedeniyle Barzani PKK’ye göre birkaç adım önde bulunuyor.

Ayrıca, Ortadoğu bağlamında PKK’nin üzerinde yer aldığı İran ve Suriye hattının geleceği pek parlak görünmüyor. Yani, PKK, orta ve uzun vadede kaybetmesi muhtemel bir siyasi fay hattı üzerinde bulunuyor. Bütün bu faktörlerin ileride PKK’nin lehine işleyeceği konusunda elimizde hiçbir veri mevcut değil.

Elbette, PKK’nin de güçlü olduğu noktalar da yok değil. Örgütsel yaygınlığı, katı ve sert hiyerarşik yapısı, silahlı güçleri ve en önemlisi kitle desteği bu anlamda sayılabilir.

Ne var ki günümüzde bu artıların kazanmak için yeterli olduğu söylenemez. Çünkü çağımız, 30-40 sene önceki gibi ‘ulusal kurtuluş savaşları çağı’ değildir. Ulusal kurtuluş hareketleriyle dayanışma gösterebilecek ‘dünya sosyalist sistemi’nin ve ‘uluslararası işçi hareketi’nin yerinde ise yirmi küsur yıldır yeller esiyor. Farklı bir dönemde ve farklı koşullarda bulunuyoruz. Eğer mevcut başarıların sürekliliği ve kalıcılığı sağlanamazsa, bölgesel ve uluslararası düzeyde gereken siyasi destek elde edilemezse, bugün olumlu görünen faktörlerin ileride hızla olumsuz bir niteliğe bürünmesi hiç kimseyi şaşırtmamalıdır.

Unutmamak gerekir ki bir hareketin en güçlü noktası aynı zamanda en güçsüz noktasıdır. Güçlü olduğunuzu sandığınız konuda rüzgâr tersine dönerse –ki dönme olasılığı her zaman vardır- çıkacak fırtınada alabora olmak işten bile değildir. Uluslararası siyasetin ne denli acımasız olduğunu bizim neslimiz ne yazık ki çok acı bir biçimde öğrendi.

Sonuç

Ortadoğu coğrafyasındaki gelişmeler önümüzdeki dönemin son derece sert geçeceğini gösteriyor.

Suriye’deki gelişmeler hem Kürdlerin, hem Türkiye’nin, hem de bölgenin kaderini değiştirecek gibi görünüyor.

Suriye’deki rejim düşerse İran’daki molla diktatörlüğünün eli kolu budanır, Ortadoğu’daki ‘şii ekseni’ kırılır.

Bu da yeni bir güç dengesinin oluşması anlamına gelir. Ilımlı Sünni hareketler güç kazanır.

Bölgedeki hiçbir ülkenin bu gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemez.

Elimiz yüreğimizde, hepimiz kopacak yeni fırtınaları bekliyoruz.

Kısacası, siyaseten oldukça türbülensli bir döneme giriyoruz.

Kemerleri bağlamakta fayda var!.. 

0 | Rate Article