Paris 68’in 45. Yılında

 

Paris 68’in 45. Yılında

 

Biz kapitalist sömürü düzeninin gelecekteki kadroları olmak istemiyoruz.’

 

Kızıl Dany (Daniel Cohn-Bendit)

 

1960’lı yıllar bütün dünyada toplumsal olayların hızla arttığı bir döneme tekabül eder. İkinci Cihan Savaşı’nın travmasından yavaş yavaş sıyrılan kitleler, 50’lili yıllardaki yeniden toparlanma, normalleşme ve güç toplama döneminden sonra 60’lı yıllarda daha özgür yaşam, barış ve sosyal adalet için harekete geçmeye başladılar.

 

Bu bağlamda 60’lı yıllar oldukça hareketli geçti ama bunlardan bazıları özellikle hafızalarda derin izler bıraktı. Martin Luther King’in önderliğinde ABD’de siyahların ırkçılığa karşı mücadelesi doruk noktasına bu yıllarda ulaştı. Bu yıllarda Çekoslovakya’da otoriter sosyalizm uygulamalarına karşı tepki isyan boyutuna ulaştı. Asya’nın ve Afrika’nın ezilen ve sömürülen halklarının uyanışı ve direnişi bu yıllarda büyük ivme kazandı. Latin Amerika halklarının mücadelesi patlama noktasındaydı ve geniş halk gösterilerinin yanısıra mücadele 60’lı yıllarda esas olarak  gerilla savaşı biçimine dönüşmeye başladı.Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid sistemine karşı siyahların Nelson Mandela ve ANC önderliğinde yürüttüğü sert mücadele bütün insanlığın ilgi merkezindeydi. Ortadoğu’da Filistin halkının mücadelesi giderek şiddetini artıran çetin bir gerilla savaşı biçiminde sürdürülüyordu ve uluslararası sempati topluyordu. Her iki mücadelenin de en çok geliştiği ve ses getirdiği yıllar 60’lı yıllar oldu. Bütün bunların yanında Vietnam’da ABD’nin sürdürdüğü pis savaş sağduyu sahibi herkesin yüreğini kanatıyordu. Gün geçmiyordu ki Vietnam’daki savaşa karşı uluslararası etkinlik düzenlenmesin. Vietnam’daki savaşa karşı Kuzey Vietnam’la dayanışma 60’lı yılların en karakteristik özelliğidir. Ancak, bütün bu önemli toplumsal etkinliklere karşın 60’lı yıllara damgasını vuran ve ismini veren olay 1968 yılında Paris’te patlak veren büyük öğrenci ayaklanması oldu. Aradan 45 yıl geçtiği için bugün anımsıyanımız pek fazla olmayabilir ama 68 öğrenci hareketi bir döneme adını veren toplumsal bir olay olarak tarihe adını büyük harflerle yazdırdı.

 

Paris öğrencilerinin isyanı

 

Paris’teki büyük öğrenci ayaklanması, 1968 yılının 22 Mart’ında Paris’in banliyölerinden Nanterre’de başladı. Aslında 22 Mart’ın bir gün öncesinde Paris’te olan bitenler için olağanüstü demek çok zordu. Gerçi Paris sokaklarında Vietnam’daki savaş yine protesto edilmişti ve gençlik her zaman bu tür gösterilerin başını çekiyordu ama öğrenci eylemlerinin başlangıcını bu olay teşkil etmiyordu. Çünkü bu tür eylemler artık sıradanlaşmıştı. Ama o gün, yani 21 Mart günü  bambaşka bir olay oldu. Amerikan Express’in Paris’teki bürosuna saldırı düzenlendi. Polise göre saldırı düzenleyenlerden birisi radikal sol kimliğiyle tanınan bir üniversite öğrencisiydi ve gözaltına alınıp sorgulanması gerekiyordu. Üniversitedeki arkadaşlarıysa aynı kanaatte değillerdi.

 

İşte bu nedenle Nanterre’de üniversitenin amfitiyatrosunda 300 öğrenci bir araya gelmiş, Paris’teki Amerikan Express binasına saldırıya katılmakla suçlanan ve tutuklanmak tehditi altında olan arkadaşlarını nasıl koruyacaklarını tartışıyorlardı. Uzun tartışmaların sonunda toplantıya katılan 142 kişi Üniversite Konseyi’nin toplantı salonunu işgal etmek kararını aldılar. Bunu haber alan polis binayı kordon altına aldı ve öğrencileri tutuklama girişiminde bulundu. Buna karşılık öğrencilerde binanın içerisinde barikatlar oluşturarak polise karşı direnişe geçtiler. Bunun üzerine diğer üniversite öğrencileri 22 Mart günü polislerin etrafında kordon oluşturdular ve içerideki arkadaşlarının serbestçe dışarı çıkabilmelerini talep ettiler. Polis ise bu istemi redetti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

İşgal kararını alan öğrenciler hemen aralarında bir eylem komitesi seçtiler ve adına ’22 Mart Hareketi’, kısaca ‘M22’ adını verdiler. M22 Hareketi, Daniel Cohn-Bendit’in (Kızıl Dany) içinde yer aldığı anarşistlerden ve Devrimci Komünist Birlik - Revolutionary Communist League (LCR) adı altında toplanan troçkistlerden oluşuyordu. Nisan ayının sonlarında Marksist-Leninist Komünist Gençler (UJCML) adı altında örgütlenen maoistler de bu harekete katıldı.

 

M22 Hareketi’nin ilk sloganları, ‘profesörler, sizde, kültürünüzde eskidiniz’, ‘bırakın yaşayalım’ ve benzeri oldukça basit formüle edilmiş, eğitim sisteminin köhneliğine karşı gelen eleştirileri içeriyordu.

 

M22 Hareketi, 29 Mart tarihini ‘Üniversiteyi eleştiri günü’ olarak ilan etti ve bütün öğrencileri katılmaya çağırdı. Bunun üzerine rektör üniversiteyi 1 Nisan’a dek kapattı. Ancak üniversite tekrar açılınca öğrenciler yeniden eyleme başvurdular. 1000 öğrenci adına açıklama yapan Daniel Cohn-Bendit, ‘biz kapitalist sömürü düzeninin gelecekteki kadroları olmak istemiyoruz’ diyerek eylemlerine siyasi bir boyut kazandırdı. Öğrencilerin direnişden vazgeçmemesi üzerine rektör polisin kampüse girebilmesine izin verdi. Bu arada ‘Occident’ adı altında örgütlü olan faşistler solcu öğrencilere ‘ders vermek’ için Paris’te toplanmaya başladılar. Bunu bahane eden Rektör 2 Mayıs’ta üniversiteyi yeniden kapattı. M22 Hareketi, Rektör’ün kararını protesto etmek için 3 Mayıs’ta Sorbon’un iç avlusunda protesto gösterisi düzenlemeyi kararlaştırdı. Ne var ki katılım beklenenin çok altında oldu, çünkü öğrencilerin çoğu imtihanlara hazırlanıyordu. Katılımın azlığından cesaret alan hükümet öğrenci hareketine kesin ve ağır bir darbe vurmak amacıyla öğrenci yurtlarının yer aldığı Quartier Latin’i polis kordonu altına aldı ve Sorbon’a polisin girmesine izin verdi ki bu üniversitenin tarihinde ilk kez olan bir olaydı. Yapılan görüşmeler sonucu polis öğrencilerin okulu serbestçe terk etmesine razı oldu. Ancak okulu boşaltma işlemi öylesine ayarlandı ki öğrenciler teker teker polis arabalarına yönlendirildi. Bunu  fark eden ve dışarıda toplanan öğrencilerle polis birlikleri arasında çatışma başladı. Sabaha kadar süren çatışmaların sonunda 72 polis yaralandı, 400 öğrenci gözaltına alındı.

Çatışmalar ve gözaltılar eylemlere son vermek şöyle dursun daha da kitlesel olmasına yol açtı. Yüksek öğretimdeki eğitim personelinin sendikaları da eylemlere katılım çağrısı yaptı. ‘Sorbon öğrencilerindir’, ‘öğrenci yurtlarından pis ellerinizi çekin’, ‘arkadaşlarımıza özgürlük’ sloganları her tarafı inletmeye başladı. Bu arada üniversite öğrencileriyle dayanışma için ortaokul ve lise öğrencilerinin, öğretmenlerin, işçilerin ve işsizlerin örgütleri de eylem çağrısında bulundular.

 

7 Mayıs’da düzenlenen gösteride, göstericiler ilk kez olarak Seine nehrini aştılar ve Champs-Elysées sarayına doğru yöneldiler. Bu arada gösteriler diğer şehirlere de sıçradı. 10 Mayıs’ta binlerce öğrenci, öğrenci semti Quartier Latin’de bir kez daha polisle karşı karşıya geldi. Gece saat 2’de öğrencilerin oluşturduğu barikatlara saldıran polis çok sert yöntemler uyguladı. Doğal olarak öğrencilerin yanıtı da sert oldu. Sonuç yüzlerce yaralıydı. Sabah saat 6’da çatışmalar sona erince ortaya çıkan manzara korkunçtu. Ortalık kelimenin tam anlamıyla savaş alanıne dönmüştü.

 

Polisin öğrencilere yönelik saldırısına Paris halkının yanıtı gecikmedi. 11 Mayıs’ta yüzbinlerce insan sokakları doldurdu ve öğrencilerle dayanışmasını gösterdi. Hemen iki gün sonra bu kez işçi sınıfı tarih sahnesine çıktı. İşçi sendikaları konfederasyonu CGT 13 Mayıs’ta genel grev ilan ederek hayatı durdurdu ve hükümetin öğrencilere yönelik kaba ve baskıcı tutumuna son vermesini istedi. 13 Mayıs genel grevi İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra düzenlenen en kitlesel gösteri niteliğini taşıyordu ve bu eylem sonrasında hükümet geri çekilmek zorunda kaldı.

 

Komünist partisiyle öğrencilerin uzlaşmaz çelişkisi

 

Paris öğrencilerinin isyanı, komünist partileri için oldukça kötü bir sınav oldu. Herkes komünistlerin bu eylemleri –kerhen de olsa- destekleyeceğini düşünürken onlar karşı çıkmayı yeğlediler. Bu anlamda Fransız Komünist Partisi (PCF) son derece olumsuz bir tutum sergiledi. Parti merkez komitesi üyesi Pierre Juquin’in 26 Nisan’da Nanterre’de düzenlenen bir mitingde yaptığı konuşma bu olumsuz tutumun en uç noktasıydı: “Zenginlerin tembel çocuklarının ajitasyonu, işçi çocuklarının imtihanlarda başarılı sonuçlar almasını engellemektedir.” Juquin’in bu sözleri miting alanında öylesine bir dalgalanmaya yol açtı ki konuşmasını bitiremeden protestolar arasında podyumu terk etmek zorunda kaldı.

 

Ne var ki komünistler bu tepkiden ders almadılar. Birkaç gün sonra, 3 Mayıs’ta parti organı Humanité’de partinin iki numaralı yöneticisi Georges Marchais (ileride bir numaralı parti lideri olacaktı) şu açıklamayı yaptı: ‘Sahte devrimcilerin yüzü demaske edilmelidir, çünkü onlar objektif olarak büyük kapitalist tekellerin ve iktidarın çıkarlarına hizmet ediyorlar.” Parti organı Humanité’nin öğrenci eylemlerine karşı başlattığı karalama kampanyasına o günlerde hız verildi.

 

Kuşkusuz bu olayı sadece Fransız komünistlerinin yanlış bir tavrı olarak ele alıp geçiştirmemek gerekir. Çünkü o dönemde komünistler bir bütün olarak öğrencilerin başkaldırısına karşı çıktılar ve olumsuz bir tutum sergilediler. Sovyetlerin ve diğer sosyalist ülkelerin açıklamaları da bu yönde idi. Diğer kapitalist ülkelerdeki Sovyetik komünist partileri de benzer tutumları takındılar.

Aslında bu olay bir bütün olarak komünistlerle öğrenciler ve gençler arasında varolan uzlaşmaz çelişkinin o günkü koşullar içerisinde bir nevi dışa vurumuydu. Komünistlerin otoriter ve buyurucu tavırlarıyla öğrencilerin ve gençlerin özgürce hareket etmek istemeleri geçmişten buyana sürekli çatışıyordu ve bu nedenle komünist partiler öğrenciler arasında sürdürülebilir,  güçlü, kitlesel ve kalıcı bir hareket hiç bir zaman oluşturamadılar. Bu özellikle Batı Avrupa’da çok belirgindi. Ekim Devrimi sonrası kısa dönem hariç, sosyalist ülkelerde de gençlerin komünist partilerini içten bir tutumla desteklediklerini söylemek zordur. Sosyalist ülkelerde bulunduğum dönemlerde bunu çok açık bir biçimde gözlemlemek olanağını buldum. Komsomol örgütlerini her ziyaret edişimizde sosyalizmin kuruluşuna olan ilgisizliklerini görmek beni hayretlere düşürüyordu. Örgütün başını tutan ve partinin memurları gibi hareket eden elit bir kesimin dışında içtenlikle motive olmuş  bir kitle çalışmasına tanık olduğumu doğrusu söyleyemem.

 

O zamanlar bunu ‘reel sosyalizmin’ güçlükleri bağlamında kabul edip geçiştiriyorduk. Ne var ki esas nedeni daha sonra idrak edebildik. Gençler yapıları itibariyle hiç bir zaman hükmedici, otoriter, tepeden inmeci, buyurucu tutumlardan hoşlanmadılar ve hoşlanmazlar. Komünistler ise bunun aksine ‘işçi sınıfının çelik disiplini’ adı altında otoriter, yukarıdan aşağıya, hiyerarşik bir geleneğin sıkı izleyicileridir. Bu ikisinin uzlaşması kesinlikle olanaksızdı ve zaten hiç bir zaman uzlaş(a)madı.

 

Çeşitli nedenlerden ötürü ve konjonktürel olarak komünist gençlik hareketinin bazı ülkelerde başarılı olduğu dönemler kuşkusuz vardı. 1970’li yıllarda Portekiz’de, Yunanistan’da ve Türkiye’de olduğu gibi. (Bu üçünün de askeri darbeler geleneğinin olması ve demokrasilerinin fazla gelişmemiş bulunması ilginç bir benzerliği oluşturmaktadır.) Ancak bu uzun erimli, sürdürelebilir, kalıcı bir gençlik hareketine hiç bir zaman dönüşemedi. Dolayısıyla anarşistlerin, troçkistlerin ve bir ölçüde maoistlerin gençlik hareketinde etkinlik kurmaları bir tesadüf değildi. Çünkü gerek örgütlenme yapısı, gerekse kitle içerisinde çalışma tarzı açısından bunlar komünistlere göre daha gevşek ve hiyerarşik olmayan bir anlayışa sahiptiler, yerel birimlerde çalışanların inisiyatif alanları bu gruplarda komünistlere nispeten genişti. Komünist gençler ise attıkları her adım için partiden icazet almak zorunda idiler. Partinin onayını almadan çalışma yapanlara pek iyi gözle bakılmazdı, hatta disiplin cezasına tabi tutulurlardı. Komünistlerin bu otoriter tarzı kitle çalışmasında, özellikle de gençlik arasındaki çalışmalarda  handikap bir durum yaratıyordu. Türkiye komünistlerinin pratiği de bu gerçeği doğrulamaktadır.

 

Paris 68 ile ilgili arşivler

 

Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü – USTE’de Anarşizm bölümünden sorumlu olan ve bizatihi kendisi de aktif bir anarşist olan Rudolf de Jong 3 Mayıs 1968 tarihinde bir iş görüşmesi için Paris’e ayakbastığında bütün yaşamını etkileyecek tarihsel olaylara tanık olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Ama daha Paris’e ayak basar basmaz tarihçi dostları onu uyarmak gereğini duydular ve zaman yitirmeden ortalıkta uçuşan direniş materyalını toplamasını salık verdiler. Çünkü bu materyalı bir daha başka bir yerde bulabilmek mümkün olmayabilirdi. Bildiri, flyer ve folder türü materyal bir görünüyor, bir daha bulunamıyordu.

 

Rudolf de Jong o günleri şöyle anlatıyor:

 

Herkes son derece meşguldu. Birisi bana dedi ki: ‘Paris’teki tüm tarihçiler devrimle meşguller. Sen de bildirileri, açıklamaları toplamaya yoğunlaşsan iyi edersin.’ (Nasıl oldu anlamadım) kendimi bir anda Sorbon’daki büyük bir gösterinin ortasında buluverdim ve afişleri basan atelyenin ilk elemanlarından birisi oluverdim. Bütün şehri adımlamam gerekiyordu, bir üniversite binasından diğerine koşturuyordum, toplantılara katılıyordum, duvar gazetelerini söküp alıyordum, bildirileri topluyordum… Günlerdir başka şeylerle kafaları dolu olmasına ve ölümüne yorgun olmalarına ragmen öğrencilerin çoğu materyali toplamama yardımcı oluyorlardı. Bir süre sonra Temizlik Komitesi’ne üye oldum. Bu komitedeki öğrencilerin görevi işgal sırasında okul binalarının temiz tutulmasıydı. Bu görevim çok sayıda materyali toplamama olanak sağladı. Sadece bir sendikacı bana bildirilerini vermeyi redetti. Zaten sendikalar ve sol partiler eylemlere katılmak dışında pek bir şey yapmıyorlardı. Aslında onlar daha çok hareketi frenleyen bir işlev görüyorlardı. Kanımca, hareketi yönlendiren gücün eylem komitelerinin elinde olması,  içinde yaşadığımız  dönemin en önemli özelliğini oluşturuyordu. Öğrenciler, işçiler, ebevyenler, öğretmenler, liseliler, semt sakinleri… Kurtuluş atmosferi ve devrim günleri sadece birkaç hafta sürmekle birlikte bütün yaşamı(mı) belirleyen bir deneyime dönüştü.”

 

Rudolf de Jong’un topladığı materyal binlerce bildiriden, rapordan, duvar gazetesinden, çıkartmalardan, afişlerden, el ilanlarından, fanzinlerden, bültenlerden, fotoğraflardan oluşuyordu. Toplanan materyal Amsterdam’a getirildi ve Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nde koruma altına alındı. Koleksiyon araştırmacılara açıktır.

 

Bu koleksiyonun dışında Rudolf de Jong’un kendi özel arşivi de USTE’de bulunuyor ve Paris’teki öğrenci hareketiyle ilgili belgeler ve değerlendirmeler bu arşivde de mevcut.

USTE’de konuyla ilgili diğer arşivlerden bazıları  şunlardır:

 

René Vienet Koleksiyonu 1967 – 1968, François Henri Edaine Arşivi 1966 – 1974, Georges Fontenis Arşivi 1945 -1975, IUSY Arşivi 1946 -2008, Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion) Arşivi 1960 – 1998, Michel Renard Dökümantasyonu 1974 – 1980, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu ICFTU Arşivi 1949 – 1993, Sosyalist Enternasyonal Arşivi  1951 -1989, Uluslararası Öğrenciler Birliği IUS Arşivi 1946 – 1970, Uluslararası Sosyologlar Birliği Arşivi 1949 – 2011, Ernest Mandel Arşivi 1945 -1995.

 

Bunların dışında derli toplu ve araştırmacılara açık olan başka koleksiyonlar konusunda ne yazık ki herhangi bir bilgim yok.