Türkiye’de Neler Oluyor?


Türkiye’de Neler Oluyor?

Çok değil, iki yıl önce Türkiye, uluslararası gözlemciler tarafından bölgesinde parlayan bir yıldız gibi tanımlanıyordu. Ekonomisi ve mali sistemi kapitalizmin krizlerine karşı dayanıklı, makroekonomik göstergeleri olumlu bir ülke konumundaydı. Bunun yanında artık kangren haline halini almış olan askeri vesayet rejimine son verilip ordu kışlasına gönderilmiş, yargıdaki Kemalist odaklar dağıtılmış, yeni reform paketleri açılarak demokrasinin önü açılmış, Avrupa Birliği’nin Kopenhag siyasi kriterleri kabul edilerek aday üyelik statüsü elde edilmişti. Türkiye’yi yakından tanıyanlar bunları kolay kolay olmayacak şeyler olarak düşünüyorlardı.

En önemlisi de bunu gerçekleştiren siyasi iradenin altında İslami muhafazakarların imzasının olmasıydı. 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP ya da Ak Parti),  Türkiye’deki yüzelli yıllık İslami hareketin bir uzantısı olmakla birlikte, Erbakan’ın Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra ayrı bir oluşuma gitmiş (2001), Milli Görüş’ün İslamcı toplum çizgisini terk ederek ‘gömlek değiştirmiş’,  liberal kapitalist sistemi, laikliği, demokrasiyi, Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşmeyi benimseyen bir programla sahneye çıkmıştı.

Bu İslam coğrafyasında bir ilkti. Bu coğrafyada İslami bir partinin Batılı ve dolayısıyla Hristiyan orijinli değerleri savunmasını beklemek bir yana, bunu düşünmek bile olanaksızdı. Çünkü İslami hareketin 19. asırın ikinci yarısında çıkış nedeni esas itibariyle Batı’dan esinlenilen reformlara karşıtlığa dayanıyordu. Uluslararası siyaset bilimcileri, Türkiye toplumu ile ilgili olarak araştırmalar yapan değişik dallarda bilim adamları olan biteni olağanüstü olarak nitelendiriyor, bunun Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, hatta İslam coğrafyasının kaderini değiştirebileceğini ileri sürüyorlardı. Türkiye’nin bu doğrultudaki başarısının radikal İslami grupların alanını daraltabileceğini, İslam ile demokrasiyi buluşturup, Batı ile Doğu kültürünü, dolayısıyla dünyanın iki büyük dini olan Hristiyanlıkla İslam’ı birbirine yaklaştırabileceğini söylüyorlardı.

AKP, 2010 Anayasa referandumuna kadar Türkiye’deki demokratlardan da olumlu bir yaklaşım gördü. ‘AKP taraftarlığı’ suçlamasına rağmen demokratlar iktidar partisinin demokratik reformlarını desteklediler, yanlışlarını eleştirmekle birlikte Kemalistler, ulusalcılar gibi yıpratıcı bir tutum sergilemediler. Böylelikle, çeşitli nedenlerle uzun yıllardır bir araya gelemeyen bu iki akım, yani İslami muhafazakarlar ve sekülarist demokratlar zımnen de olsa işbirliği yapmış oluyorlardı. Kemalistlerin, ulusalcı solcuların ağır suçlamalarına, çeşitli kumpaslarına karşın bu işbirliğinin olumlu sonuçlar vermediği söylenemez.

Bütün bu olumlu gelişmeler 2011 yılına dek sürdü. Bu tarihten iki yıl sonra, evet sadece iki yıl sonra Türkiye’de görüntü tamamen tersyüz oldu. Ekonomi hızla baş aşağı gitmeye başladı. Yapısal reformlar gerçekleştirilmediği ve uluslararası piyasalardan esen ters rüzgarlar nedeniyle makroekonomik göstergeler bozuldu. Bunun yanında demokratik reformlar hızını kesti. Başbakan Erdoğan ve yakın çevresi otoriter bir yönetim tarzına doğru yöneldiler. Liberaller ile yollar ayrıldı, demokratlara, tüm muhaliflere karşı sert önlemlere başvuruldu. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma olayları Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaştı. Hükümet, bu tür olayları soruşturmak isteyen yargı ve emniyet görevlilerini İslami Gülen Cemaati’nden talimat aldıkları gerekçesiyle görevlerinden almaya, hemen hemen tümü Anayasa’ya aykırı olan karşı önlemlere başvurmaya başladı. Keyfilik, adam kayırmacılık, kanun ve hukuk dışı uygulamalar tavan yaptı ve ‘vatan hainleri’, ‘darbeciler’, ‘çeteciler’, ‘komplocular’, ‘Amerikan uşakları’, ‘Siyonizmin işbirlikçileri’  ve benzeri suçlamalar havada uçuşmaya başladı. Bu süreç hâlâ tüm hızıyla sürüyor. Türkiye, ciddi bir kaosun, belirsizliğin, güvensizliğin, hayal kırıklığının, kamplaşmanın, gerilimin girdabında bulunuyor. Öyle ki birçok kimse, durumun ciddiyetini tarif etmek için ‘rejim krizi’nden de öte ‘devlet krizi’nden söz etmeye başladı.

Peki, ne oldu da Türkiye kısa sürede bu duruma geldi?

İki yıl öncesinin parlayan kuyruklu yıldızı nasıl oldu da birdenbire sönen bir parıltıya dönüştü?

Ne oldi Türkiye, ne oldi sana?

Kuşkusuz bu gelişmelerin temelinde Türkiye’de kapitalizmin, dolayısıyla demokrasinin geç gelişmesinin olduğunu söylemekle yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. Bu çoğu kişinin kabul ettiği bir realitedir. Ayrıca şu da çok iyi bilinen bir gerçektir: Kapitalizmin krizleri az veya orta düzeyde gelişmiş ülkelerde daha ağır ve yıkıcı sonuçlara yol açıyor.

Ne var ki, bütün bunlara rağmen, zamanında alınan kimi önlemlerle kapitalizmin krizlerinin yıkıcı sonuçlarını nispeten azaltmak olanaklıdır. Bunun için hükümetlerin sürekli olarak reformlara başvurması gerekir. Bu reformlar sadece ekonomik önlemlerle sınırlı olmamalıdır. Aynı zamanda toplumsal yaşamı serbestleştirecek siyasi ve demokratik tedbirleri de içermelidir. Çünkü ekonominin gelişmesiyle, demokrasinin gelişmesi arasında sıkı bir bağ vardır. Demokrasisi gelişmeyen ülkelerde kalıcı, sürdürülebilir ekonomik gelişmenin olamayacağını deneyimler bize gösteriyor. Totaliter ülkelerdeki ucuz emeğe ve zengin doğal kaynaklara dayalı kısa süreli, yüksek ve hızlı kalkınma uzun erimli bir perspektife sahip değildir, sağlıklı bir gelecek sun(a)maz. Ekonominin kendi dinamikleriyle, uzun süreli bir gelişme temposuna sahip olabilmesi için demokrasinin de aynı frekansa sahip olması ve sürekli gelişmesi gerekir. Eğitim seviyesi, demokratik bilinci ve öz güveni yüksek, özgür bireylere sahip olmadan bir toplumun sürekli olarak gelişmesi olanaklı değildir. Böylesi bireylere sahip olabilmek için toplumsal yaşamın biteviye olarak demokratikleştirilmesi, yani bireyin gelişmesinin önündeki tüm engellerin peyderpey kaldırılması zorunludur. Unutmamak gerekir ki demokrasi bazı aydınların fantezisi değildir, ekmek su, hava kadar lazım olan bir toplumsal gereksinimdir.

Ne yazık ki, birkaç istisna dışında, AKP yöneticileri bu gerçeğin farkında değiller, besbelli ki kapitalizm dersine iyi çalışmamışlar.  Onlar demokrasiyi sadece kendilerini iktidara taşıyan bir manivela olarak görüyorlar ve toplumsal ve siyasi yaşamın sürekli demokratlaştırılmasının ekonomi açısından önemini pek kavramışa benzemiyorlar. İslami muhafazakarlar, geçmişte demokrasiyi sadece bir propaganda aracı, kitlelerle ilişki kurulmasını sağlayan bir kürsü, hatta yararlanılmasında fazla günah olmayan bir ‘gavur icadı’ olarak görüyorlardı. Şimdi ise popülist dini söylemlerle zenginleştirilmiş bir kampanyanın sonucu olarak seçilmiş çoğunluğun, yani kendilerinin otoriter yönetimlerinin basit bir aracı gibi algılıyorlar. Türkiye’de son iki yılda oluşan olumsuz tablonun altında zamanında yapılmayan ekonomik reformlar kadar, AKP’nin ve onu oluşturan dini cemaatlerin kendinden menkul, az gelişmiş demokrasi anlayışının da önemli bir payı vardır.  Görünürde yolsuzluk suçlamaları ve yargı üzerinden yürüyen İslami cemaatler ve gruplar arasındaki keskin ve sert iktidar mücadelesinin arka planında bu anlayışın olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı değildir.

Erdoğan Türkiye’yi yoruyor

Görünen o ki bu mücadele önümüzdeki günlerde giderek sertleşecek ve adeta ismi konulmamış bir siyasi savaş halini alacak. Çünkü önümüzdeki birbuçuk yıl içerisinde üç tane seçim var (yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler) ve bu seçimler Türkiye’nin geleceği açısından yaşamsal öneme sahipler. Bu seçimlerle sadece yerel ve genel yöneticiler belirlenmeyecek, aynı zamanda bir nevi Türkiye’nin yakın ve orta vadedeki kaderi de oylanacak.

Bir yanda Başbakan Erdoğan’ın ve yakın çevresinin hayalini süsleyen güçlü, otoriter, dindar (sünni İslam), pro-Osmanlı bir Türkiye; diğer yanda buna karşı çıkan geniş bir yelpaze...

Bu karşıt yelpaze öylesine geniş ki, amaçları birbirine oldukça zıt, hatta başka bir nedenle bir araya gelmesi olanaksız olan unsurları içinde barındırıyor: Kemalist milliyetçiler, Pan-Turanist Türkçüler, Nurcu Gülen Cemaati, Nakşibendi tarikatının bazı kolları, ulusalcı solcular, Aleviler, liberaller, bilcümle demokratlar… Hatta AKP içerisinde şimdilik sesini çıkarmayan, ancak Erdoğan’ın otoriter yönetiminden hoşnut olmayan kesimi de bir süre sonra bu cephenin içinde görebiliriz.

Hepsinin düşünceleri ve kaygıları farklı, ama amaçları tek: Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını ve arzuladığı otoriter başkanlık sistemini önlemek, dolayısıyla AKP’deki Erdoğan faktörünü devre dışı bırakmak. Çünkü Erdoğan söylemleri ve uygulamalarıyla Türkiye’yi geriyor. Toleranssız, ayırımcı, herkesi suçlayıcı, eleştiriden hoşlanmayan tutum ve davranışları artık hoş karşılanmıyor. Taksim Gezi Parkı protestoları bunun çok somut ve çarpıcı bir göstergesi oldu. Her gün televizyonlara çıkıp dini vaaz verir gibi saatlerce konuşması, kendi yaşam tarzını ve muhafazakar dünya görüşünü bütün topluma dayatmak istemesi tepkilere neden oluyor. Erdoğan’ın Türkiye’ye biçtiği elbise topluma dar geliyor. Kısacası, Erdoğan, Türkiye’yi yoruyor.

Bu iç yelpazenin yanında, Erdoğan’ın tek ve güçlü bir Sünni Müslüman lider olarak bölgede rol oynamak istemesinden rahatsız olan ve içeride olduğu gibi düşünceleri ve kaygıları birbirinden oldukça farklı olan dış güçler yelpazesi de var: ABD, AB, Rusya, İran, Irak, Suriye, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır yönetimleri, Lübnan’da Hizbullah ve Ortadoğu’daki tüm Şiiler, Türkiye’nin Osmanlı geçmişine tepkili olan Arap aydınları, Erdoğan’ın pro-Osmanlı, Sünni ve güçlü lider vizyonundan şu veya bu ölçüde rahatsızlar. Erdoğan’ın Arap sokaklarına yönelik popülist dini söylemlerinin Müslüman Kardeşler’den ve Hamas’tan başka alıcısı yok gibi görünüyor.

Oluşan bu iç ve dış karşıt güçler yelpazesi arasında, Erdoğan’ın ileri sürdüğü gibi organik bir iletişim veya bağ olduğu söylenemez. Bu yelpaze daha çok kendiliğinden oluşmuşa benziyor ve bunun nedenlerini ise büyük ölçüde Erdoğan’ın ve yakın çevresinin hoyrat, hegemonyacı tutum ve davranışlarında aramak gerekir. Gerçi Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ısrarla ‘dış güçleri’ işaret ediyorlar ama kanıtlanmadığı sürece bu sözlerin son dönemde moda olan basit ve ucuz komplo teorilerinden başka bir anlamı yok. Bu kadar geniş bir karşıt yelpazenin oluşmasında AKP hükümetinin uyguladığı iç ve dış politikanın temel etken olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Neler olabilir?

Peki, gidişat hangi yönde ve Erdoğan’ı istemeyenler aslında ne yapmak istiyorlar?

Türkiye’deki mevcut siyasi tablo, AKP’nin alternatifinin olmadığını gösteriyor, en azından şimdilik.  Bu partinin oy oranı son günlerin siyasi türbülenslerine rağmen yüzde ellinin biraz altında duruyor. Eğer olağanüstü gelişmeler olmazsa, AKP’nin yerel ve genel seçimlerde en büyük parti olarak çıkması sürpriz olmayacak gibi görünüyor. Ne CHP, ne MHP, ne BDP, ne de bunların kombinasyonu AKP’nin yerine bir çekim merkezi olabilecek özelliklere sahip değiller. Bu durumda Erdoğan’sız siyasi çözüm AKP dışından değil, ancak içinden çıkabilir görüşü ağır basıyor. Bunun olabilmesi için Erdoğan’dan başka bir AKP’linin cumhurbaşkanı olması –ki mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tek isim olarak öne çıkıyor- ve AKP’nin kendi içinde otoriter olmayan yeni bir başbakan çıkarması en popüler siyasi çıkış formülü olarak siyaset kulislerinde konuşuluyor. Abdullah Gül’ün mevcut cumhurbaşkanlığı süresince çizdiği daha liberal, daha mutedil ve nispeten demokrat profil isminin öne çıkmasında rol oynadı.

Erdoğan ve yandaşları bu arayışın farkındalar ve bu nedenle hırçın bir biçimde bu ve benzeri formüllere karşı çıkıyorlar. Erdoğan, her popülist politikacı gibi, kendisini ülke ve millet ile özdeşleştirip, bunu Türkiye’ye karşı bir komplo gibi yansıtmaya çalışıyor. Muhtemelen seçim konuşmalarını da bu zemine oturtup ‘din’, ‘iman’, ‘vatan’, ‘millet’, ‘şehitlerimiz’, ‘ecdadımız’, ‘dış güçler’, ‘hainler’, ‘işbirlikçiler’ temasını bol bol işleyecektir. Eğer bu çabasında başarılı olabilirse ve geçen seçimlerde aldığı oy oranını koruyabilirse cumhurbaşkanı seçilebilir. Aksi takdirde, “Erdoğan’sız AKP” formülü devreye girecek gibi görünüyor.

Ancak şunu hemen buraya not etmekte fayda var. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına gidiş yolu engebelerle dolu olduğu kadar, eğer seçilirse sonrası da pek parlak görünmüyor. Giderek artan sayıda insan, Erdoğan’ın Türkiye’ye giydirmek istediği otoriter, dindar elbiseye karşı çıkıyor ve bu karşı direnişin cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra da devam etmesi hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Üstelik bu direnişin daha radikal biçimler kazanması yabana atılmaması gereken bir olasılıktır.