Yeni bir cumhuriyet mi?

zulfikar ozdogan - 17/11/2010 19:14:01 (513 okunma)


Yeni bir cumhuriyet mi?

Kemalist model: elitist, otoriter ve batıcı
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti (TC) devletinin kuruluşu kemalizm denilen Türk milliyetçiliği esasları üzerinde kurulmuştur ve otoriter, tepeden inme bir özellik taşır, çoğu asker kökenli elitist bir grubun `batıcı`, `laik` denilen modernleştirme projesinin bir başka adıdır.

Bu projenin özü, bir zamanlar dünyanın `süper devleti`ni kurmuş, yüzyıllarca dünyaya hükmetmiş, ama şimdi küçülmüş, geri kalmış, Müslüman ve Doğu`lu bir halkın `muassır medeniyet seviyesine` çıkarılmasını, yani Batı standartlarında modernleştirilmesini amaçlar. Halkın eğitim ve yaşam seviyesi Batı`ya kıyasla düşük olduğu için bir Batı ürünü olan ve belirli bir eğitim ve zenginlik düzeyi gerektiren demokrasi şimdilik pek gerekli değildir. Zaten alınması olası kararlar radikal bir karekter taşıyacağı için demokrasisinin olmaması olmasından evladır. Çünkü, böylesine mevcut toplumsal yapıyı zorlayan kararlar ancak otoriter bir yönetim altında alınabilir. Bu nedenle tek parti ve tek adam diktatörlüğü bir zorunluluktur. İleride, koşullar müsait olduğunda çok partili yaşama geçilebilir. Bunun ne zaman olabileceğini önceden kestirmek mümkün değildir. 

Ayrıca, gerek Batı Avrupa`da, gerekse Doğu Avrupa`da otoriter partiler işbaşına geçmişlerdir. Dünyanın gidişatı pek hayra alamet değildir. Yeni bir cihan savaşının çıkması olasıdır. Memleketi otoriter bir yönetim altında hızla kalkındırmak ve zor koşullara hazırlamak elzemdir. Çok partili yaşam, Batı ürünü bir demokrasi bizim için şimdilik lükstür. 

O dönemdeki yönetici kadroların düşünceleri üç aşağı beş yukarı böyleydi ve o günkü koşullarda başka türlü düşünmelerini beklemek de çok gerçekçi değildi. Çok partili yaşam, demokrasi, özgürlükler, azınlıkların hakları ve benzeri şeyler o dönem için sadece fantastik değerler taşıyorlardı. Ayrıca halk arasında da demokrasi bilinci gelişmemişti ve bu anlamda zorlayıcı bir istem mevcut değildi. Bu bağlamda örgütlü bir güç ise ufukta görünmüyordu. Liberaller zayıf, sosyalistler ise Sovyetlerin peşine takılmış gidiyorlardı. Demokrasi onlar için de bir `ara aşama` idi, ana amaç değildi. Yani, o dönemde geçerli olan sosyalist anlayış da otoriter bir karekter taşıyordu. Leninizm denilen stalinizm diğer sosyalist akımları (sosyal demokrasi, demokratik sosyalizm, anarşizm vb) geri plana atmıştı. Kısacası dünyada başat siyasi eğilimler otoriter bir karektere sahipti. Genç Türkiye Cumhuriyeti`nin yeni lider kadrosunun beslendiği siyasi, entelektüel çevre kabaca bu şekilde tarif edilebilirdi.

Sonuç olarak, dönemin koşulları demokrasi yönünde tercihler yapabilecek bir özelliğe sahip değildi. Bu verili koşullarda bir imparatorluğun yıkıntısından zor bela bir cumhuriyeti çekip çıkaran bir grup general, içinde bulundukları iç ve dış koşulların, düşünce dünyalarının eriştiği ölçüde geliştirdikleri `kurtuluş modeli`ne göre topluma bir `elbise` seçtiler ve halka bunu` sopayla` zorla giydirmeye çalıştılar. 

Bu modeli seçenlerin hemen hemen hepsinin Balkan kökenli asker olması son derece ilginç ve üzerinde düşünmeye değer sosyolojik bir olgudur. Ortak noktaları sadece Balkan kökenli olmak değildir, hepsi de aynı askeri okullarda, aynı veya yakın dönemlerde mezun olmuşlar, cephelerde birlikte savaşmışlar, memleketin kurtarılması üzerinde birlikte kafa yormuşlar, aynı kitapları okumuşlar, aynı soruları sormuşlar ve aralarındaki kimi nüans farklılıklarına karşın büyük bir kısmı aynı sonuçlara varmışlardır.

Bu model her ne kadar daha sonra kemalizm olarak adlandırılmışsa da Mustafa Kemal ile başlamadı, evveliyatı vardı. Yirminci yüzyılın başında boyveren Türkçülük hareketinin Batı`dan esen pozitivist akımla birleşmesi bu modelin fikri zeminini oluşturur. Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan`la başlayan, Ziya Gökalp ile zirvesine ulaşan bu fikri hareket çok kısa sürede önce İttihad Terakki, daha sonra Müdafaa-i Milli ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile siyasi bir harekete dönüştü. İşte, TC devleti bu hareketin bir ürünüdür ve bugünlere kadar gelmiştir. 

Kemalist model ne ölçüde başarılı oldu?

Son zamanlarda bu model çok tartışılmaya başlandı. Kimileri başarılı olduğunu, kimileri de başarısız olduğunu söylüyor. Kanımca bu toptancı sorgulama tekniği bizi gerçeğe pek yaklaştırmaz, çünkü 87 yıldır uygulanan bu projenin hem başarılı, hem de başarısız olduğu yanlar muhakkak ki vardır. 

Başarılıdır, çünkü `Türk ulusu` kimliği altında yeni bir toplumsal oluşumun doğmasına yolaçmıştır. Bunun ne demek olduğunu anlamak için Osmanlı`nın toplumsal yapısını, yıkılış sürecini ve bu dönemde yaşanan savaşları, kaybedilen toprakları, bunların yarattığı acıları, kayıpları, toplumsal travmayı gözönünde tutmak gerekir. Bugünün değer yargılarıyla ve algılarıyla bunu anlamak biraz zordur. O dönemdeki yayınlar incelenirse bu gerçek daha iyi anlaşılır. Balkan Savaşı`ndan sonra başlayan, son vatan parçası Anadolu`nun işgaliyle hızlanan derin hayal kırıklığı, bir kurtarıcı kişinin veya ekibin doğması için gereken toplumsal psikolojik ortam açısından son derece elverişliydi. İşte Mustafa Kemal ve arkadaşları böylesine bir ortamda ortaya çıktılar ve halk hareketine önderlik ettiler, Türkiye Cumhuriyeti`ni kurdular. 

Bazıları kabul etmese de gerçekler direngendir. Türkiye Cumhuriyeti olgusu Osmanlı İmparatorluğu`nun külleri arasında doğan yepyeni bir oluşumdur ve doğması, uzun süre yaşayıp bugünlere gelmesi tabiatıyla bir başarıdır. Mustafa Kemal`in `en büyük başarım Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluşudur` sözü, olayı kişiselleştirmesi dışında bu anlamda doğrudur. (1)

Bu modernleştirme projesinin bugüne yansıyan diğer bir sonucu, kendisini `batıcı`, `laik` olarak tanımlayan bir toplumsal kesimin doğmasına yolaçmasıdır. Diğerlerini bir yana bırakalım, CHP`ye verilen oylar bile bu anlamda ciddi bir oranı oluşturuyor. Ayrıca CHP`nin de dışında kendisini`laik` olarak niteleyen önemli bir kesim var. Bunlar da hesaba katılırsa yüzde kırklara varan bir toplumsal kesim ortaya çıkar ki tek başına bu oran bile kemalist modernleşme projesinin belirli ölçüde başarılı olduğunu gösteriyor.

Ne var ki bu başarılar sınırlıdır. Çünkü TC devletinin hâlâ üstesinden gelemediği sorunlar var ve üstelik bu sorunlar ülkenin temel sorunlarıdır. Toplumsal yaşamda dinin rolü, buna bağlı olarak laiklik, dini eğitimin sınırları, başörtüsü konuları ve Kürd meselesi bunların en önemlileridir. Din konularını bir yana bırakalım, güncel gelişmeler nedeniyle Kürd meselesine biraz göz atalım.

Kürdler ta başından buyana bu Türkleştirme projesine karşı durdular. Cibranlı Halit beyin başlattığı Azadi örgütlenmesi ve bu temelde meydana gelen Şeyh Said ayaklanması bunun ilk ve en önemli işaret fişeği olması açısından tarihsel bir öneme sahiptir. Kürdler daha sonra da dönem dönem ayaklandılar ve Türkleştirmeyi hiçbir zaman kabul etmediler. En son örneği PKK`nın silahlı kalkışmasıdır (isyanıdır). 30 yıldır süren bu kalkışma hâlâ sürüyor. Devlet de her zaman bu hareketleri baskıyla ve zorla bastırmaya çalıştı. Ta ki `son isyan`a kadar. `Son isyan`da bu yöntem 30 yıl boyunca bütün şiddetiyle (fail-i meçhuller, orman yakmalar, köy boşaltmalar vb) uygulanmasına karşın istenilen sonucu vermedi ve günümüzdeki tablo ortaya çıktı.

Son zamanlarda gelen haberlere bakılırsa TC devleti ile PKK arasında kimi görüşmeler oluyormuş. Elbette şiddetin son bulması, akan kanın durması, sorunların demokratik platformlarda görüşülerek çözüm yolu aranması açısından bu tür girişimler olumludur. Bu çağda toplumsal sorunları başka türlü çözmek olanaklı değildir. Ne var ki, pek öyle erken umutlara da kapılmamak gerekir. Bu tür etnik sorunların birdenbire sona ermesi görülmüş değildir, örneği yoktur. Ayrıca Kürd hareketinin istemleriyle devletin bu aşamada verecekleri arasında uçurum en azından bugün itibariyle kolay kolay kapanacak gibi görünmüyor. Velhasıl bu pilav daha çok su kaldırır. Bu konu daha hayli bir zaman konuşulmaya aday görünüyor.

Kemalist cumhuriyetin sonu mu?

Ancak biz işin bu güncel siyasi yönüne değil, bir başka yanına değinmek istiyoruz. Bu olay, yakın tarihte ilk kez olan bir şey olması açısından üzerinde durmayı hak ediyor. Çünkü bilebildiğim kadarıyla TC devleti kuruluşundan buyana ilk kez olarak ayaklanan etnik bir grubun temsilcileriyle müzakere masasına oturuyor. Şimdiye dek sürekli olarak bütün kalkışmaları `tedip ve tenkil` ile çözmeye çalışan bir yapılanmanın ilk kez sorunu müzakere masasında görüşerek çözmeye kalkışması herhalde sadece bir yöntem meselesi olarak ele alınıp hafifsenemez. Kanımca bu son derece olağanüstü bir olaydır ve bizzat devletin karekteriyle bağlantılıdır.

Yazıya girerken TC projesinin Türk milliyetçiliği temeline oturduğunu söylemiştik. PKK ile yapılan görüşmeler ise devletin Türkler dışında etnik bir grubun mevcudiyetini kabul etmek eğiliminde olduğu anlamına gelmektedir ki bu kemalist Türkiye Cumhuriyeti`nin karekter değişikliğine gitmek zorunda kaldığının açık bir göstergesidir. Yani, otoriter ve tek bir milliyete dayanan devlet yapılanması bir kenara bırakılıyor, en azından üzerinde konuşulabilir bulunuyor, bunun yerine başka milliyetlerin de varlığı gerçeğini gözönünde tutan ve bu nedenle tek bir milliyete vurgu yapmayan, demokratik toplum ve çağdaş vatandaşlık tanımına kapı aralanıyor. 

Bu sürecin sonucunda oluşacak tabloda, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu tek bir millete ve Türk milliyetçiliğine dayanan TC`nin tarihe karışacağını, bunun yerine demokratik ve çağdaş bir cumhuriyetin geleceğini söylemek kesinlikle bir `kehanet`olarak değerlendirilmemelidir. Bu süreci başlatanlar elbette `akan kanı` durdurmak gibi gibi güncel ve zorunlu bir noktadan hareket ediyorlar ve bu anlamda da son derece haklılar. Ancak, onlar ister ayırdında olsun ya da olmasın atılan adımların siyaset bilimindeki tanımı budur. Türkiye Cumhuriyeti varoluşunun yeni bir evresindedir ve bu sürecin tamamlanmasıyla kemalist modernleşme projesinin sonuna gelinmiş olacaktır. Kemalistlerin, Türk milliyetçilerinin bağırıp çağırmaları, feryad-ı figan eyleyip gözyaşı dökmeleri kesinlikle nedensiz değildir.

Yalnız burada hemen şunu belirtmek gerekir. Cumhuriyetin demokratikleşmesi esasında geç kalmış bir adımdır. Türkiye bu sürece çok partili yaşama geçtikten sonra ve bugünkünden daha erken bir tarihte adım adım geçebilirdi. Doğal olanı da buydu. Eğer soğuk savaş koşulları ve askeri darbeler olmasaydı bu olası olabilirdi. Ne var ki bu böyle olmadı ve bugünkü tablo ortaya çıktı. Geç de olsa toplumların geçmesi gereken merhaleler vardır ve demokratikleşme kaçınılmaz bir süreçtir. Bu sürecin islami orijinli muhafazakar bir partinin iktidarda olduğu bir dönemde yaşanması bazı sıkıntılar yaratmakla birlikte islamcıları da demokratikleştirdiği ve modernleştirdiği için hayırlıdır, uzun vadede toplumun yararınadır.

Çok kültürlü bir toplum kaçınılmazdır

Ancak, cumhuriyetin demokratikleşmesinin son durak olmadığını unutmamak gerekir. Bundan sonraki adım toplumun çok kültürlü bir yapılanmaya dönüşmesi olmalıdır. Burada hemen bir parantez açıp bizim sözünü ettiğimiz çok kültürlülüğün Batı`da dillendirilen `multicult` ile isim benzerliği dışında bir ilgisinin olmadığını belirtmemiz gerekir. 

Batı`daki `multicult, egemen bir milliyetin hakimiyetini temel alır ve azınlıkların kimi haklarının tanınmasını ve zamanla entegre edilip asimile edilmesini hedef alır. Bizim sözünü ettiğimiz çok kültürlülük ise herhangi bir milliyetin hakimiyetini ve diğerlerinin ona belirli haklar karşılığı tabiyetini değil, büyük veya küçük her etnik, inanç ve felsefi grubun eşit haklara sahip olmasını temel alır. Yani arada dağlar kadar fark vardır. Çok kültürlülük kapitalizmin ulaştığı globalizm çağında kaçınılması mümkün olmayan bir aşamadır, keyfi olarak atlanamaz, ıskalanamaz. Her toplum gibi Türkiye de bu sürece girmek zorundadır ve bundan kaçınmak olanaklı değildir. Yeni ve demokratik bir anayasa bu nedenle acildir ve zorunludur. Son anayasa halkoylaması bu anlamda tarihsel bir rol oynadı ve Türkiye`nin demokratikleşmesinde dönüm noktasını teşkil etti. Bunu yeni ve daha demokratik bir anayasayla taçlandırmak gerekir. 

Umarız bu süreç fazla uzun sürmez. Çünkü modern çağda zaman daha önceki çağlarda görülmemiş bir biçimde çok hızlı akıyor. Ayakta kalmak isteyen her toplumsal oluşumun bu hıza ayak uydurması zorunludur. Büyüklüğü ne olursa olsun, tarihi ne kadar zengin olursa olsun ve bayrağında ne yazarsa yazsın demokrasisini geliştirmeyen, zenginleştirip güçlendirmeyen hiçbir toplumsal oluşumun geleceği yoktur. Unutmamak gerekir ki tarih kitaplarının sararmış yaprakları arasında yedi cihana hükmetmiş nice devletler sessizce ve boylu boyunca uzanmış yatıyorlar. Elbette tarih tıpatıp tekerrür etmez. Ama bu tarihin benzer tarzlarda tekerrür etmediği veya etmeyeceği anlamına da gelmez. 


(1)Kemalist propaganda, Türkiye Cumhuriyeti olgusunu kişiselleştirmek için çok çaba sarfetti ve Mustafa Kemal Atatürk`ün şahsında kişi kültü yaratmakta oldukça başarılı oldu. Ancak tarih bilincine sahip olanlar gayet iyi biliyorlarki Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal`in şahsi eseri değildir, büyük ölçüde asker kökenli bir grubun başını çektiği bir halk hareketidir ve Mustafa Kemal olmasa da aynı grubda yeralan bir başkasının liderliğinde başarı sağlayabilirdi. Elbette ki, bununla Mustafa Kemal`in zeki ve yetenekli bir lider olduğunu inkar etmiş olmuyoruz. Sadece, tarihsel gerçeklere ve toplumsal gelişmenin yasalarına uymayan, tarihi bir `kahramanlar destanı` gibi yansıtmaya çalışan içi boş savsatalara karşı çıkıyoruz. Unutmamak gerekir ki kişilerin tarihteki rolü sınırlıdır. Esas olan toplumsal hareketlerin ve toplumsal gelişmenin yasalarıdır. Bunu da belirleyen sosyal sınıfların ve katmanların çıkarlarıdır. Türkiye toplumunu oluşturan bütün sınıf ve katmanların ortak çıkarı işgalin sona ermesi ve yeni bir toplumsal yapılanmanın (devletin) oluşturulması yönündeydi. Bunun karşısında hiçbir güç duramazdı ve her halk hareketi gibi bu hareket de kendi liderini veya liderlerini mutlaka yaratırdı. Liderin veya liderlerin adının şu veya bu olması bu anlamda fazla bir önem arzetmez. Elbette bununla Mustafa Kemal ve arkadaşlarını küçültmüş olmuyoruz, onları sadece tarihteki gerçek yerlerine koyuyoruz.

`kehanetakan kanı`



Çok kültürlü bir toplum kaçınılmazdır

multicult`

Batı`daki `multicult, egemen bir milliyetin hakimiyetini temel alır ve azınlıkların kimi haklarının tanınmasını ve zamanla entegre edilip asimile edilmesini hedef alır. Bizim sözünü ettiğimiz çok kültürlülük ise herhangi bir milliyetin hakimiyetini ve diğerlerinin ona belirli haklar karşılığı tabiyetini değil, büyük veya küçük her etnik, inanç ve felsefi grubun eşit haklara sahip olmasını temel alır




1)Kemalist propaganda, Türkiye Cumhuriyeti olgusunu kişiselleştirmek için çok çaba sarfetti ve Mustafa Kemal Atatürk`ün şahsında kişi kültü yaratmakta oldukça başarılı oldu. Ancak tarih bilincine sahip olanlar gayet iyi biliyorlarki Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal`in şahsi eseri değildir, büyük ölçüde asker kökenli bir grubun başını çektiği bir halk hareketidir ve Mustafa Kemal olmasa da aynı grubda yeralan bir başkasının liderliğinde başarı sağlayabilirdi. Elbette ki, bununla Mustafa Kemal`in zeki ve yetenekli bir lider olduğunu inkar etmiş olmuyoruz. Sadece, tarihsel gerçeklere ve toplumsal gelişmenin yasalarına uymayan, tarihi bir `kahramanlar destanı` gibi yansıtmaya çalışan içi boş savsatalara karşı çıkıyoruz. Unutmamak gerekir ki kişilerin tarihteki rolü sınırlıdır. Esas olan toplumsal hareketlerin ve toplumsal gelişmenin yasalarıdır. Bunu da belirleyen sosyal sınıfların ve katmanların çıkarlarıdır. Türkiye toplumunu oluşturan bütün sınıf ve katmanların ortak çıkarı işgalin sona ermesi ve yeni bir toplumsal yapılanmanın (devletin) oluşturulması yönündeydi. Bunun karşısında hiçbir güç duramazdı ve her halk hareketi gibi bu hareket de kendi liderini veya liderlerini mutlaka yaratırdı. Liderin veya liderlerin adının şu veya bu olması bu anlamda fazla bir önem arzetmez. Elbette bununla Mustafa Kemal ve arkadaşlarını küçültmüş olmuyoruz, onları sadece tarihteki gerçek yerlerine koyuyoruz.