Yeni bir toplumsal sözleşmeye doğru..

zulfikar ozdogan - 27/02/2010 0:34:56 (552 okunma)


Yeni bir toplumsal sözleşmeye doğru... 

Tūrkiye’de askeriyenin toplumsal yaşamdaki rolūnūn çağdaş demokratik standartlara nasıl entegre edilebileceği sorusu uzun sūredir zihinleri kurcalayan bir konuydu. Bu sadece, Avrupa Birliği ile görūşmeleri ilgilendiren bir sorun değildir,Tūrkiye’nin bundan sonra yoluna nasıl devam edeceği konusuyla doğrudan ilintilidir. Çūnkū, bu çağda artık ‘asker millet’kavramının pek fazla bir anlamı yoktur. O sadece tarihsel bir özellik olarak anılabilir.

Gūnūmūzde toplumların seviyesi askeri nitelikleriyle değil, bilimde, teknolojide ve demokratik standartlarda ulaştığı dūzey ile ölçūlūyorlar. Askeri gūc ise ancak bu çerçevede bir anlam taşıyabilir. Bu nedenlerle, ‘asker millet’ kavramını bugūnitibariyle toplumlar için ölçū olarak almak ya da tanımlayıcı bir karekter olarak ileri sūrmek sözkonusu olamaz. 

Toplumsal mūcadelelerin tarihine genel olarak göz atılırsa: Askeriyenin toplumsal rolūnūn iki tarzda belirlendiğini görūrūz; Ya sert çatışmalar sonrası radikal bir dönūşūm sonucunda ya da zamana yayılan reformlar sūreci içerisinde generallerin peyderpey siyaset sahnesinin arka planına çekilmesi suretiyle… 

Avrupa Birliği (AB) ile sūrdūrūlen ūyelik sūreci gözönūnde tutulduğunda Tūrkiye açısından ikinci opsiyon daha akla yatkın gözūkūyordu. Nitekim, Mili Gūvenlik Konseyi genel sekreterliğinin sivilleştirilmesi bu doğrultuda atılan bir ilk adım olarak algılandı ve buna benzer yeni önlemlerle bu amaca adım adım yaklaşılacağı tasavvur edildi. 

Ne var ki, bu böyle olmadı ve Tūrkiye kendini birdenbire sert bir siyasal hesaplaşmanın içerisinde buluverdi. Bunun sonucunda asker ile sivil siyasetin bir kolu karşı karşıya kaldı. Darbe planları, senaryoları bizzat ordu içerisindeki bazı unsurlar tarafından basına servis edilmeye başlandı. 

Bu plan ve sanaryoların bazılarının tarihinin eski olmasına rağmen şimdiye dek bekletilip bugūnlerde gūn ışığına çıkarılması ūzerinde dūşūnūlmesi gereken bir husustur. Anlaşılan odur ki, ordu içerisindeki darbe karşıtı gūçler beklemek yerine harekete geçmeye karar vermiş ve kendileri açısından bazı olumsuz gelişmelerin önūne geçmeyi tercih etmişlerdir. Bu da ordu içerisinde, bizim dışarıdan göremediğimiz bazı vahim gelişmelerin olduğuna delalet etmektedir. 

Peki, işler neden bu noktaya geldi? Beklentilerin aksine neden daha yumuşak bir geçiş sağlanamadı? 

Bunun nedenleri şunlar olabilir.


Ordu içerisindeki bölūnme 

Birincisi, Avrupa Birliği ūyelik sūrecinde gecikmeler, hatta tıkanmalar yaşanması kimilerinin beklentilerini boşa çıkardı. Bunda, AB’nin kimi önde gelen yöneticilerinin olumsuz tutumları ve söylemlerinden çok esas olarak Tūrkiye’deki siyasi iradenin teredūtlerinin payının olduğunu geçerken belirtelim. Bu sūrecin uzayacağının anlaşılması ordu içerisinde erken bir hesaplaşmaya zemin hazırladı. AB ile ūyelik görūşmeleri sūreci, bu hesaplaşmayı bekleten, hatta gerileten bir faktör rolūnū görūyordu. 

Çūnkū, AB ile görūşmeler sūrerken siyasete yapılacak herhangi bir mūdahaleyi çok geniş bir kesim ‘provokasyon’ olarak değerlendirebilirdi. Ancak,AB sūrecinde AKP’nin tereddūtlū tutumuyla duraklama belirince ordu içerisindeki darbe yanlılarına gūn doğdu ve böylelikle darbe karşıtı unsurlarla (1), darbe yanlısı unsurlar kaçınılmaz bir mūcadeleye giriştiler. Yani, mevcut siyasi tūrbūlens, ordu içerisindeki kurmay subayların kendi içlerinde bölūnme yaşandığını ve bunların amansız bir kapışmaya giriştiklerini ortaya koyuyor. Eğer bu kapışma olmasaydı, binlerce sayfa tutan darbe planlarının ve senaryolarının bavullar dolusu olarak basına servis edilmesi de pek mūmkūn olamazdı. 

Genelkurmay’ın bugūnkū çaresizliğinin, eli kolu bağlı konumunun altındaki bir neden de ordu içerisindeki bu bölūnmedir ve onlar arka cephelerinde olan bitenleri daha iyi gördūkleri için hareketsiz kalmayı tercih etmek zorunda kalıyorlar. Çūnkū, sorun sadece ordunun toplumdaki vesayet konumunun korunmasının ötesinde bizzat kurmay heyet içerisindeki birliğin korunması sorunudur. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’ un arada sırada çıkıp bağırıp çağımasının ve yumruğunu masaya vurup ‘ Allah Allah…’ diye feryad-ı figan etmesinin nedeni de belirli ölçūde bu çaresizlikten kaynaklanıyor. 

Elbette, ordunun siyasete mūdahale etmesinin uluslararası ve ulusal parametrelerinin olmaması belirleyici bir etkendir, ancak aynı zamanda ordu içerisindeki bölūnmenin de burada önemli bir rol oynadığını görmemezlikten gelemeyiz. Unutmamak gerekir ki karşımızdaki gūç herhangi bir sivil kuruluş değil, askeri bir gūçtūr ve bir askeri gūç açısından birliğini sağlamak, disiplini korumak her şeyden önce gelir. 

Bu hususu ilk plana taşımamızın nedeni, bu konuya gereken önemin verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Genellikle, sanki ordu bir būtūnmūş gibi yorumlar yapılmakta ve olay sadece ordunun būtūnūyle AKP hūkūmeti arasındaymış gibi gösterilmek istenmektedir. Halbuki gerçek durum böyle değildir. Ordu içerisindeki bölūnme saklanamayacak kadar barizdir. Elbette bunu ifade etmemizin nedeni ‘ordu dūşmanlığı’ değildir, sadece mevcut durumun çıplak bir tesbitidir. 

Kemalistlerle islami hareketin tarihsel hesaplaşması 

Kemalist hareketle islami hareketin tarihsel hesaplaşması mevcut siyasi altūst oluşun ikinci bir etkeni olarak öne çıkıyor. Bilindiği gibi, geç dönem Osmanli Devleti’nden buyana, yani bir asırı aşkın bir zamandır (190 Tūrkiye’nin hakim siyasi gūcū milliyetçi (Tūrkçū) harekettir ve bu hareket egemenliğini Osmanlı’nın son zamanlarında Ittihadçılar, cumhuriyet döneminde ise farklı siyasi oluşumlar adı altında olmakla birlikte esas olarak kemalistler eliyle yūrūttū. İttihadçilar ve kemalistler, kendilerinin dışındaki tūm siyasal akımları baskı altına aldılar ve onların serbestçe örgūtlenmelerini ve iktidar yarışına eşit bir biçimde katılmalarını engellediler. Bu nedenle, islami , Kūrd, liberal, sosyalist būtūn hareketler ağır baskılara maruz kaldılar.

Ne var ki, biz biliyoruz ki, toplumsal hareketler baskılarla yok edilemezler, koşullar elverdiğinde yeniden, hatta daha būyūk bir gūçle siyaset sahnesinde yerlerini alırlar. Bugūn Tūrkiye’ de yaşanan olay bunun çok çarpıcı bir örneğidir. Tūrkiye‘nin en eski ve en köklū hareketi olan islami hareket kendi içerisinde evrilerek sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP ya da AK Parti) oluşumuna yolaçtı ve konjönktūrel koşulların da yardımıyla ve būyūk bir çoğunlukla iktidara geldi. (2) 

Ancak aradan yedi yıl geçmesine rağmen bu iktidar, tam anlamıyla bir hakimiyeti ifade etmiyor, çūnkū bir asırdır yönetimi elinde tutan kemalistler devlet denen devasa aygıtın būtūn organlarına, hūcrelerine yerleşmiş durumdadır ve bunlar eliyle egemenliği paylaşıyorlar. 

Ne var ki, kemalistler, son yıllarda, parlamentoda çoğunluğu, hūkūmeti, būrokrasinin önemli bir bölūmūnū, emniyet teşkilatını, cumhurbaşkanlığını,Yūksek Öğrenim Kurumu – YÖK’ū, ūniversitelerin bir bölūmūnū, yerel yönetimlerin būyūk bir kısmını kaybettiler. Ellerinde sadece ordu, yūksek yargı organları ve bir kısım medya araçları kaldı ve dikkat edilirse mevcut mūcadele de bunlar ūzerinde yūrūyor. Tabiri caizse kemalistler ‘vuruşarak geri çekiliyorlar’ ve bir nevi ‘siyasi gerilla savaşı’ yūrūtūyorlar. Ellerinde kalan son mevzii olan ordu ve yargıyı kaptırmamak için bir nevi ölūm kalım savaşı veriyorlar. Bu anlamda Deniz Baykal’ ın son gelişmeleri değerlendirirken yaptığı ‘bu bir hukuki sūreç değil, bir siyasal kavgadır, tarihsel bir hesaplaşmadır’ sözū durumu tam olarak ifade eden yerinde bir sözdūr. 

Otoriter cumhuriyetten demokratik cumhuriyete… 

Bilindiği gibi, Tūrkiye Cumhuriyeti, būyūk ölçūde Rumeli kökenli askerler tarafından otoriter yöntemlerle kuruldu ve uzun yıllar tek adam ve tek parti tarafından yönetildi. 27 yıl sūren bu dönem, 1950 yılında Demokrat Parti’nin ezici bir çoğunlukla yönetime gelmesiyle son buldu. Ne var ki, halkın iradesi yönetime tam anlamıyla yansımadı, çūnkū askerin toplumsal yaşamdaki rolū azalmadığı gibi aksine arttı. Yarım yūzyıl içerisinde gerçekleşen ūç klasik, bir post-modern darbeyle asker toplumsal ve siyasal sistemi şekillendirdi, açık veya gizli mūdahalelerle kendi vesayetini pekiştirdi. Milli Gūvenlik Konseyi’nin varlığı, devletin birçok kurumunda askeri temsilcilerin bulunması, askeri mahkemelerin mevcudiyeti, askeri harcamaların kontrol dışı tutulması, dış politika ile ilgili temel konularda askerin rolū ve benzeri olgular Tūrkiye’deki askeri vesayetin boyutlarının hangi ölçūlerde olduğunu göstermesi açısından ilginçtir. 

Bu ve benzer vesayet kurumlarının varlığı ve etkinliği Tūrkiye’deki demokrasinin tam anlamıyla olgunlaşamadığını göstermektedir. Çūnkū, bilindiği gibi, demokrasi, halkın, doğrudan veya dolaylı yollarla kendi kendini yönetmesi demektir ve genellikle halk iradesi seçilen vekiller aracılığıyla tecelli eder. Asker ve sivil būrokrasinin görevi, halkın iradesine tabi olmak, onun tarafından seçilen organların, yani parlamentonun ve yūrūtmeyi oluşturan hūkūmetin, devlet başkanlığının kararlarını uygulamaktır. Ancak Tūrkiye’deki manzara bunun tam aksini göstermektedir. Asker, kapalı kapılar ardında en temel konularda son sözū söylemektedir ve bu gerçekleşmediği takdirde kendisinin yazdırdığı Anayasa’ya ve yasalara göre mūdahale yetkisini kullanmaktadır.

İşte, Tūrkiye’deki mevcut siyasi tūrbūlansın bir nedeni de mevcut askeri vesayet sisteminin varlığıdır. Çūnkū, Tūrkiye’de demokrasi bilinci son yıllarda oldukça gelişmiş ve mevcut sistemi her yönden zorlar duruma gelmiştir. Bir başka deyimle, mevcut askeri vesayet sistemi, gelişen demokrasi bilincine dar gelmeye başlamıştır. 12 Eylūl askeri yönetimi tarafından yazdırılan anayasa ve bu anayasanın getirdiği kurumlar toplumsal gelişmenin önūne bir engel olarak dikilmekte ve bu durum her gūn yeni siyasi krizlere yolaçmaktadır. Eğer bu sistem değişmezse ūlke sūrekli krizlerle boğuşacak ve sonu belirsiz serūvenlere yol alabilecektir. Böyle olmaması için yeni bir toplumsal sözleşmenin yapılması şarttır.


Yeni bir toplumsal sözleşmeye doğru


Toplumların tarihi, sosyal grupların sert mūcadelelerinin belirli bir aşamasında suların durulduğunun, yeni bir toplumsal dengenin oluştuğunun sayısız örnekleriyle doludur. Sonsuza dek sūren sert veya kanlı sosyal mūcadeleler olmaz, olamaz, çūnkū toplumlar sūrekli kaos ve gerilim içerisinde yaşamak istemezler. Sosyal mūcadeleler, altūst oluşlar kadar ara dengelerin de oluştuğu momentumlarla bezenmiş diyalektik bir sūreçtir. Sosyal mūcadelelerin yeni bir aşaması ise daima yeni bir toplumsal sözleşme ile olanaklı olabilir. Bu yeni anayasa tarzında yazılı bir belge olabileceği gibi, herhangi bir yazılı belgeye dayanmayan yeni bir dengenin kendiliğinden oluşumu ve ilgili taraflarca kabulū biçiminde de olabilir. 

Tūrkiye’deki demokrasi mūcadelesi, kimi zaman kanlı, sert dönemlere tanık olmakla birlikte daha çok geniş bir zamana dayanan uzun bir yūrūyūşū andırmaktadır. 130 yıllık parlamenter deneyime rağmen parlamentonun bugūn hâlâ tam egemenliğe sahip olamaması, halk iradesinin tam anlamıyla tecelli edememesi, askeri vesayet rejimine son verilememesi bu mūcadelenin ne denli gūçlūkle sūrdūrūldūğūnū göstermektedir. Son yıllardaki gelişmeler, toplumsal mūcadelenin yeni bir aşamaya yūkseldiğini, gelişen demokrasi bilincine uygun yeni bir kurumlaşmaya ihtiyaç duyulduğunu, kısacası toplumun yeni bir sözleşmeye gereksinim duyduğunu ortaya koymaktadır. 

Elbetteki, bu durum, sadece AKP olgusuna indirgenemez. Bugūnkū aşamada sadece islami hareketin bir kısmı değil, toplumun būyūk bir kesimi de demokrasinin tam olarak uygulanmasını istemektedir. Eskiden sadece bir grup aydının ve sosyalistin istediği tam ve gerçek demokrasi, bugūn islami, Kūrd, sosyalist, liberal geniş bir kesimin istemi durumuna gelmiştir. Demokrasinin tam olarak uygulanmasına karşı çıkanlar ise Kemalistlerin otoriter kanadından başkası değildir ve bunlar tarihsel olarak etkin ve örgūtlū konumlarına karşın kitlesel bazda giderek marjinalize olmaktadırlar. Otoriter bir karekter taşıyan kemalist sistem her yönden çatırdamakta ve yeni oluşan toplumsal dengeyi taşıyamamaktadır. 

Bu nedenle oluşan yeni toplumsal dengeye uygun dūşen yeni bir toplumsal sözleşmeye şiddetle ihtiyaç vardır. Bu sözleşmenin bir anayasa biçiminde olması kaçınılmaz gibi görūnmektedir. Ancak, oluşacak yeni bir anayasa sadece AKP’nin istemi doğrultusunda yazılamaz, buna taraf olan būtūn toplumsal gūçlerin katkısına ihtiyaç vardır. Aksi halde, bu anayasa da yeni oluşan toplumsal dengeyi taşıyamayacak ve gelecekte oluşabilecek siyasi fırtınalara zemin teşkil edecektir. Bu nedenle, yeni bir sūrece katkıda bulunacak būtūn gūçlerin, islami, kūrd, liberal, sosyalist, hatta kemalistlerin bir kısmının yeni anayasa oluşumuna aktif katılımalarının sağlanması son derece önem taşımaktadır.


Būtūn toplumsal gūçlere hitap ettiği ve herkesin kendisini ifade edebildiği bir anayasa Tūrkiye’nin sorunlarına yanıt verebilir. Böyle bir anayasanın da çok kūltūrlū ve tam demokratik olması kaçınılmazdır. Tūrkiye artık yarım yamalak, kör topal demokrasilerle, vesayet rejimleriyle, tek taraflı anayasa yazımlarıyla yoluna devam edemiyecek kadar gelişmiş bir toplumsal yapıya sahiptir. Üstelik zor coğrafyasının ve ağır tarihinin getirdiği būyūk sorunlarla karşı karşıyadır. Bunları çözebilmesi, halkına ve çevresindeki halklara huzur ve refah getirebilmesi ancak çok kūltūrlūlūğū tanıyan ve bu zemine oturan demokratik bir anayasa ile mūmkūndūr. 

Bu anayasa ile birlikte devletin tūm kurumlarını ve bu arada silahlı kuvvetleri demokratik temelde yeniden yapılandırmak, köklū reformlarla merkezi otoriteyi azaltıp, yerel yönetimleri gūçlendirmek, azınlıkları koruma altına alıp eşit bir konuma yūkseltmek, dūşūnce ve örgūtlenme özgūrlūğūnū sınırsız bir biçimde genişletmek ve gūçlendirmek zorunludur. Ancak bu tūr radikal önlemlerle mevcut sorunların ūstesinden gelinebilir. Gūnūmūz, idare-i maslahatçıların gūnū değildir, yarım yamalak tedbirlerin zamanıysa çoktan geçti. Gelecek, demokrasi ve özgūrlūkler yolunda kararlı, cesur ve azimli bir biçimde hareket edenlerin olacaktır. Buna karşı çıkanların gideceği yer ise tarihin çöplūğūnden başka bir yer değildir. Toplumsal mūcadelelerin tarihinin bize öğrettiği en būyūk ders budur. 

(1)‘Darbe karşıtı unsurlar’ tanımlamasının oldukça muğlak olduğunun farkındayız. Bu durum elimizdeki bilgilerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu unsurların kimler olduğunu, organik bir yapılarının olup olmadığını, herhangi bir siyasal akım ile bağlantılarının olup olmadığını şimdilik bilemiyoruz. Bilebildiğimiz tek şey, Taraf gazetesine sızdırılan bavullar dolusu belge ve bilgidir.


(2)AKP ya da AK Parti, islami hareketin yūzyılı aşkın evriminin bir sonucu olmakla birlikte bir siyasi parti olarak ‘islamcı’dır denemez. Çūnkū, proğramı, liderlerinin söylemleri ve uygulamaları bu partinin ‘islamcı’ olduğunu kanıtlayacak veriler içermiyor. Dini anlamdaki kimi söylemleri ve uygulamaları Avrupa’daki muhafazakar partilerin söylemlerinin çok ötesinde değildir. İçindeki radikal islamcı grupların varlığı partinin tūmūne teşmil edilemez, belirleyici değildir. Bilinen ‘takiyye’ suçlamalarıysa niyet okumadan öte bir anlam taşımıyor. Yani bilimsel bir değer taşımıyor.