zulfikar ozdogan - 09/08/2008 12:46:35 (963 okunma) FOTOĞRAFSIZ HAYATLAR!..



zulfikar ozdogan - 09/08/2008 12:46:35 (963 okunma)


FOTOĞRAFSIZ HAYATLAR!.. 

Sevgili Hüseyin (Çakır) dost Küyerel’e yazı yazmamı önerdiğinde ‘.. bir de fotoğrafınız..’ diye ekleyince ‘eyvaah’ dedim, bu sorun yine mi karşıma çıkmıştı! Nedense yıllar içerisinde fotoğraf çektirmeye karşı bende bir fobi oluşmuştu. Eskiden böyle garip huylarım yoktu. Japonlar gibi olmasa da, herkes gibi ben de olanak bulursam fotoğraf çektiriyordum. ‘Profesyonel solcu’luğa başlayınca işler değişti, fotoğrafa karşı bir çekingenlik oluştu. Herhalde uzun yıllar sol hareketin içerisinde arka planda,‘mutfak’da çalışmanın bir ürünü olsa gerek diye düşünüyorum.

x x x 

Bizim çocukluğumuzda, ellili yıllarda fotoğraf makinasi olan aile cok azdı. Fotoğraf çektirmek için ya fotoğraf makinası olan bir tanıdığınız olacaktı – ki o da her ailede zor bulunurdu-, ya da fotoğrafçıya gidip özel olarak çektirmeniz gerekiyordu. Bu nedenle çocukluk fotoğraflarım zaten pek fazla değildi. 60’lı yıllarda ortaokul ve lise döneminde yatılı okulda arkadaşlarla çektirdiğim fotoğraflar dışında çok fazla fotoğrafım olduğunu anımsamıyorum. 

Üniversite yılları büyük ölçüde 12 Mart dönemine rast geldi. 12 Mart öncesinde, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) gençlik örgütlenmesi olan Sosyalist Gençlik Örgütü’nde (SGÖ) fotoğraf çektirmek hiç ama hiç aklımıza gelmemişti. O döneme ait tek bir fotoğrafımın olmamasına hâlâ yanar dururum. Rahmetli Veli Gürcan’la ve diğer arkadaşlarla hemen hemen her gün birlikteydik. Bugün bir tane bile fotoğrafımızın olmaması ne kadar acı!.. 

12 Mart’ın ağır baskılı döneminde zaten fotoğraf çektirmek gibi bir kaygımız olamazdı. İllegal çalışma tekniğiyle yeni tanıştığımız için fotoğraf çektirmemeyi siyasi polise karşı en büyük önlem olarak kabul ediyorduk. Zorunlu olmadıkça fotoğraf çektirmemek yeraltı çalışmasının temel kuralıydı. Böylelikle polis en son görüntüye ulaşamamış oluyordu!.. Elbette, devekuşu gibi başımızı kuma gömdüğümüzü anlayıncaya kadar bir hayli zamanın geçmesi gerekiyordu!..

70’li yılların ikinci yarısında zamanımın büyük bölümü İlerici Gençler Derneği’nin gayr-i resmi yayın organı olan İlerici Yurtsever Gençlik (İYG)gazetesinde geçti. Ama bu beş yıllık çalışmanın ve birçok arkadaşla geçirdiğim güzel birlikteliğin tek bir fotoğrafının olmadığını söylersem herhalde hiç kimse inanmayacaktır. Yabancı delegasyonlarla görüşmeler yapıldığı zaman bile tek bir fotoğrafımın çekilmesine izin vermezdim. O dönemde kaygımızı fotoğrafımızın polisin eline geçmemesi olarak dillendiriyorduk! Ne var ki bugün gereksiz bir ketumluk gösterdiğimi itiraf etmek zorundayım. Bu da sanıyorum parti sorumluluğunu fazla abartmamdan ileri geliyordu. 

Bu ketumluğun acısını daha sonra fena halde çekecektim. 12 Eylül fırtınasından sonra Hollanda’ya iltica etmek zorunda kalınca politik geçmişimi kanıtlayacak tek bir fotoğrafımın bile olmadığını fark ediverdim. Hâlbuki İYG’nin redaksiyon odasında, kapının tam karşısında yeralan büyük boy Lenin afişinin önündeki masada yıllarım geçmişti. Şimdi oradan şöyle çarpıcı bir fotoğrafım olsaydı iltica işlemlerini yağdan kıl çeker gibi çözebilirdim!..‘Ahh deli kafa, ahh…‘ diye kendi kendime hayıflanıp duruyordum. Çektirsene Lenin babanın büyük boy, şapkalı, gülümseyen afişinin önünde şöyle afilli bir fotoğraf!.. Koy bir kenara dursun. Bir gün gelir lazım olabilir!.. Ama nerede biz de o olabilecekleri sezen öngörü.. Aklımız bir karış havada, akıntıya kapılmış yaprak gibi sürüklenip gidiyorduk!.. Artık hayıflanmak nafileydi, olan olmuştu. Politik kimliğimi kanıtlayıncaya dek göbeğim çatladı!..

Olanlar sadece bunlarla kalsa yine de iyiydi. Daha sonra çocukluğumla ve gençliğimle ilgili fotoğrafların baba evinde kaybolduğunu öğrenince başımdan sanki bir kazan kaynar su dökülmüş oldu. Askeri yönetimin evi ikide bir basıp kendisini alıp götürmesi üzerine peder bütün fotoğraflarımı gidip evin bahçesine gömmekten başka çare bulamamış. Annemin vefatından sonra da evi satıp başka bir kente yerleşmiş!.. Bu arada fotoğrafları nedense toprağın altında bırakmayı tercih etmiş ya da çıkarmak olanağını elde edememiş!.. Velhasıl olan bizim fotoğraflara oldu. Çocukluk ve gençlik fotoğraflarım da işte öylelikle kayboldu gitti!.. Bunu öğrendiğimde iş işten geçmişti. Yapacak fazla bir şey yoktu. 

x x x 

Moskova’da Uluslararası Lenin Okulu’nde eğitim görürken ortalıkta fazla dolaşmamamızı, CIA ajanlarının cirit attığını söyleyip, uyarırlardı. Bu arada fotoğraf çekilirken yüzümüzü çaktırmadan başka yöne çevirmemizi de salık verirlerdi. Bu uyarı üzerine nerede bir deklanşör patlasa hafifçe ve dikkati çekmeden ayağımın üzerinden dönmeyi, başka bir şeyle ilgileniyormuşum gibi yönümü ters tarafa çevirmeyi kural haline getirmiştim. Bu kural bende zamanla doğal bir refleks haline geldi. Daha sonra bulunduğum Doğu Berlin’de de, Leipzig’de de, başka mekânlarda da bu kurala titizlikle uyuyordum. Elbette bununla ‘CIA ajanlarını’ ne ölçüde atlattığımı bilemem! Ama Amsterdam’da dolaşırken hâlâ deklanşör parıltısını farkeder etmez gayr-i ihtiyari ayağımın üstünde yay çizip yönümü değiştirirken kendimi yakalayınca aklıma hemen ünlü atasözümüz geliyor: ‘Can çıkar huy çıkmazmış’. Fotoğraf çekilirken tedirgin olmak huyundan ne yazık ki bugün bile tümüyle kurtulduğumu söyleyemem. Bu da bazen beni garip durumlara düşürebiliyor. 

Bundan birkaç yıl önce, çalıştığım kuruluş olan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki odamda otururken dijital bölümden bir meslekdaşım elinde fotoğraf makinasıyla kapıda beliriverdi. ‘Fotoğrafını çekeceğiz’ diye aniden lafa girince hafif yollu paniğe kapılıverdim. ‘Neden çekiyorsun, niye?’ diye soru sormaya başlayınca şaşırmak sırası ona gelmişti. Elbette hayat hikayemi bilmediği için bu tedirginliğimi anlaması da olanaksızdı. MeğerEnstitü’nün web sayfası için koleksiyon sorumlularının görüntüsünü alıyorlarmış. Bu yazının üstünde gördügünüz fotoğraf işte o günden kalmadır. Arka planda duvarda kızım Ada’nın ve bir dönem aynı masayı paylaştığım tarihçi Erik-Jan Zürcher’in kızı Emma’nın yaptıği resimler görünüyor. Bu fotoğraf, 12 yıldır sürekli çalıştığım odadaki tek fotoğraftır. Yani solculuktan kalma fotoğrafsız hayatları oynamaya hâlâ devam ediyoruz!.. 

Hüseyin Çakır dostum bir de fotoğraf isteyince, ‘bu konuda beni fazla üzmesen iyi edersin, lütfen internetteki bu fotoğrafımla idare ediver’demek zorunda kaldım. Bunun bir yazı konusu olabileceğini de doğrusu daha önce hiç düşünmemiştim. Ancak spontan olarak yazıya girince fotoğraf meselesi geldi kendiliğinden bu ilkyazının konusunu teşkil ediverdi. 

Bu yazımı, daha güzel, daha mutlu ve özgür bir dünya için hiç kimsenin bilmediği gizli mekânlarda, yıllarca uğraşan, didinen, karşılıksız emek veren isimsiz kahramanlara adamak istiyorum. Eğer bugün geçmişe göre biraz daha özgürsek, bunda o bilmediğimiz, duymadığımız ‘fotoğrafsız hayat’ların da payı vardır. Bunu unutmayalım.

Yeni yazılarda görüşmek üzere…