Akıldışının Popülizmine Karşı


Politik tartışmada hakikat ve sağduyu etkisini yitirdi. Duygu ve inançlar ve kimlik, belli bir politik grupla özdeşleşmek olguları değerlendirmekten daha önemli. Hakikat ve yalan arasındaki ayrım önemini yitirdi, yalan söyledikleri kanıtlanan politikacılar bundan dolayı bir kayba uğramıyorlar. “Hakikat tahrif ediliyor ya da sorgulanıyor değil, önem taşımıyor!”  Yalanlar yalan oldukları kanıtlandıktan sonra da etkili olmaya devam ediyor. Dezenformasyon mevcut önyargılarımızı daha da kemikleştiriyor. Buna “hakikat-sonrası toplum!” diyorlar.

Geleneksel medyanın ve geleneksel gazeteciliğin dağılması ve dijital dönüşüm ile sosyal medyanın ortaya çıkması haberlerin doğruluğunu test edebileceğimiz medya otoritelerini ortadan kaldırdığı gibi, insanların daha çok kendileri gibi düşünenlerle bağlantıya geçmesini getirdi, sosyal medya giderek bir “yankı odasına” dönüştü. 

“İnternetin büyük vaadi daha çok enformasyonun otomatik olarak daha iyi kararlar almamızı sağlayacağıydı” diyor Brian Eno. “Yaşadığımız büyük hayal kırıklığı ise daha çok enformasyonun gerçekte zaten inandığımız şeyleri doğrulamamız için bize daha çok fırsat vermesi oldu.”

Olgulardan çok yorumlar belirleyici oluyor ve yorumun etkisi politik güce çok bağlı. Doğru enformasyonun yanlış enformasyon karşısında üstün geleceğinin artık hiçbir garantisi yok. Sosyal medya politikayı da bütünüyle dönüştürüyor.

Bütün bunlar “her şey görelidir”, “herkesin hakikati değişiktir”, “alternatif gerçeklikler” yaklaşımlarıyla birleştiğinde yalanlar da artık bir “görüş”, bir “bakış açısı” kabul edilebiliyor.

Sanatlar ve medyada zaten son dönemde her şeyin yüzeysel ve vasat hale geldiğine tanık oluyorduk. Hiçbir şeyle derinlemesine ilgilenmeme gibi bir eğilim ağırlık kazanıyordu. Bugün her alanda vasatlığın insanlığın “yeni normali” haline geldiğini görüyoruz.

Öfke dolu bir dünya

Bu koşullarda politik tartışma daha çok kutuplaşmaya yol açıyor, insanlarda yurttaşlık bilinci zayıflıyor, önemli olan artık sadece kendileri ve yakınları oluyor. Ortak amaçlardan vb. bahsedemez oluyoruz. Düşünmekten, dünyayı anlamaya çalışmaktan vazgeçiyor, ait olma, bağlanma duygusunun verdiği hazla bize söylenenleri tekrarlıyoruz. 
Öfke dolu bir dünya beliriyor. Neoliberal kapitalizmin ve küreselleşmenin yıkıcı sonuçları, ekonomik ve sosyal belirsizlik, 
insanlarda kendilerini “daha güvende” hissettikleri bir geçmiş duygusu yaratıyor. Yakıcı bir “korunma” ihtiyacı duyuyorlar. 21. yüzyıl insanlarda yenilik arayışlarına yol açmak bir yana, nostaljilerin güçlenmesini getiriyor. Nostaljik milliyetçiler, nostaljik dinciler öne çıkıyor. 

Mevcut kapitalizm sadece refah değil artık anlam da üretemez hale gelmiş durumda. Prekarya konumuna itilen insanlara teselli için sunulan artık ya uyuşturucuların ve bilgisayarlar oyunlarının hayal âlemleri ya da akıldışı politikacıların yalan dünya vaatleri.

Eğer sizi bekleyen, umutla bakabileceğiniz bir ekonomik ve sosyal gelecek yoksa, kendinizin gereksizleştiğini düşünmeye başladıysanız olguların ve hakikatin ne önemi olabilir? Bu duruma düşmenize seyirci olmaktan öte bir şey yapamayan hükümetlere, siyasi partilere, akademiye, medyaya ve iş dünyasına artık nasıl güvenebilirsiniz?

 

Yalanların bir arada tuttuğu toplum

Bugün yeni popülizmin politikacıları küreselleşme ve neoliberalizmden zarar görenleri, sosyal statülerini yitirmiş ya da geçmişte ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüş olan kesimleri bir arada tutmaya çalışıyorlar. Güvenlik, kimlik, kesinlik arayışındaki insanları kendilerine çekecek şekilde modernizmin yarattığı değer çoğulculaşmasına, toplumsal parçalanmalara, yaşam tarzı çeşitlenmesine son vermeyi vaat ediyorlar. Bunları ahlaki düzene bir tehdit olarak göstererek bu hedeflere ters düşen herkesin her yolla dışlanmasına yöneliyorlar.

Akıldışı popülizm etkinliği artırdığı tüm ülkelerde; hayali bir geçmişin ihyası, modernizmin yarattığı elitlerin ve orta sınıfların kurumlarının ve yaşam tarzlarının tasfiye edilmesiyle insanlarda yitirdiklerini geri kazanacakları ve erkek egemenliğinin (ailede, işyerinde, cinsel tercihlerde) yeniden ihya olacağı yanılsamasını yaratmayı amaçlıyor. Böylece toplumun dini, pederşahi ve milliyetçi bir toplum olarak homojenleştirilmesiyle, insanlara her şeyin kontrol altında olduğu izlenimi verilmek isteniyor. 

Peki, ama yalanların bir arada tuttuğu bir toplum hiç var olabilir mi? 

Ya biz?

Ancak “hakikat-sonrası toplum“ olgusundan en başta yeni sağ popülist güçlerin yararlanmaya çalışması, merkez sağ, liberal, sosyal-demokrat ve sol kesimlerin, bizim topluluklarımızın bu olgunun etkisinden ari olduğu anlamına gelmiyor. Toplum çapında bir etki bu.

Tersi olsa, sayılan bütün politik güçlerinin hepsi de son yıllarda yeni otoriter popülizmin yükselişi karşısında bu kadar etkisiz kalır mıydı?

Sadece akıl-dışı popülizmin yalanlarına kanan “bilinçsiz, cahil kitleler“ değil, bizler de epeyce bir zamandır düşünmek yerine inanmayı, fikirler yerine duyguların peşinden gitmeyi tercih ediyoruz. Yaptıklarımızdan çok kimliğimizle övünüyoruz. Kapitalizmin kötülüklerine karşı olmanın bizim iyi olduğumuz anlamına geldiği sanıyoruz.

Evet, tam da öyle yapıyoruz! Öyle olmasa fikirlerimizi, öneri ve iddialarımızı, projelerimizi yanlış çıkaran yeni olgulara yıllardır gözümüzü kapar mıydık? Görüşlerimizi tekrar tekrar gözden geçirmeye, küresel ve yerel gelişmelerin getirdiği yeni gerçekliklerle uyumlu kılmaya çaba göstermekten geri durur muyduk?

Giderek popülizmin etkisi altına giren kesimlerin büyük ölçüde meşru sorunları, sıkıntı ve dertleri olduğunu görmez miydik? Onları anlamak için çaba göstermez miydik? Sosyal saygınlık ihtiyaçlarının yaşamsal önemini fark etmez miydik? Kendimizi hep haklı ve doğru ötekileri hep haksız ve yanlış görmekten uzak durmaz mıydık?

Kendi doğrularımıza âşık olmasaydık onlar karşısında üstünlük taslamak yerine onların da bizi anlamasını istemez miydik? Propagandadan, kendi doğrularımızı tebliğ etmekten vaz geçip eşit haklı diyaloglara yönelmez, karşılıklı etkileşimin yollarını açmaya, birlikte yeni hakikatler aramaya başlamaz mıydık? O zaman insanlar işitildiklerini görmez miydi?