Akıldışının popülizmine karşı – 2

Akıldışının popülizmine karşı – 2

İnsanların batı ülkelerinde son yıllarda akıldışı bir popülizmin etkisi altına girmesini sadece maddi, ekonomik nedenlerle açıklayabilir miyiz? Yeni sağcı popülist liderlerin yükselişini sadece neoliberal politikalar sonucunda bu ülkelerde gelir eşitsizliklerinin olağanüstü artmış olmasına bağlayabilir miyiz? Ya da küreselleşme ile teknolojik ilerlemenin daha çok elitlerin çıkarına olacak şekilde yönetilmesiyle belli kesimlerin sosyal konumlarını yitirmesine ve geleceklerinden endişe etmeye başlamasına?

Eğer yeni sağcı popülizmin bu gibi sorunların en az olduğu İskandinav ülkeleri ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde de (örneğin refah içindeki, sosyal hizmetlerinin son derece gelişmiş olduğu, barışçı ve eğitimli Hollanda da bile) yükselmekte olduğunu düşünürsek bunu sadece ekonomik nedenlere bağlamak pek doğru olmayacaktır. Araştırmalar bu ülkelerde popülizmin etkin olmasının en başta göçmenlere karşı yükselen demografik ve kültürel bir tepkiyle bağlı olduğunu gösteriyor. Açık açık ifade ettikleri gibi bir kısım insanlar mahallelerinde cami istemiyor, Müslümanların artan görünürlüğünden rahatsız oluyorlar. İslam’ı kendilerine yönelik bir tehdit unsuru olarak algılıyorlar. İŞİD vb. örgütlerin batı ülkelerindeki saldırıları bu tepkiyi daha artırıyor.

O nedenle genel olarak diyebiliriz ki popülist tepkinin nedeni kısmen ekonomiktir. Ekonomik güvensizlik, belirsizlik, yarın korkusu elbette burada önemli bir rol oynuyor. Akıldışının popülizmi bütün ülkelerde coğrafi, eğitimsel ve ahlaki sosyal temellere sahip. Bu tepkide sırasıyla, taşra ahalisinin kendi yoksunluklarının nedeni olarak gördükleri elitlerin yoğunlaştığı büyük metropollere ve sahil kısımlarına, daha az eğitimlilerin daha çok eğitimlilere ve karnını zar zor doyuranların tuzu kurulara karşı bir isyanını görebiliriz.

Ama daha da önemlisi bunun her yerde aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir karşı tepkiyi temsil etmesidir.

 

Kültürel karşı tepki

Batı dünyasından başlayarak giderek yerküreye yayılan bir şekilde 1970’ler sonrasında nüfusun genç ve iyi eğitimli kesimleri arasında insanların kendilerini ifade etmesine yönelik materyalist olmayan değerler güç kazandı. Çevreyi koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTİ’lerin eşit haklılığı fikirleri destek bulmaya başladı. Kültürel bir değişim yaşandı. Bu süreçte yaşam tarzları çeşitliliğine, farklı dinlere ve etnik kökenlere karşı sosyal hoşgörü yaygınlaştı. Çok-kültürlülük, uluslararası işbirliği,  demokratik yönetişim, temel hak ve özgürlükler güçlendi. Bu değerleri savunan sosyal hareketler çevrenin korunması, toplumsal cinsiyetlerin kamusal yaşamdaki eşitliği ve aynı cinsiyet evlilikleri gibi meseleleri politik gündeme taşıdılar.

1970 sonrası dönem, evrensel haklar olarak da adlandırılan bu yeni değerlerin politik gündemde artan ölçüde yer bulduğu öte yandan da ekonomik yeniden dağılımın klasik meselelerinin kamuoyunun dikkatinden uzaklaştığı yıllar oldu. Neoliberal politikalar sonucunda sendikal hareketin büyük güç kaybına uğraması bunun başlıca nedenlerinden biriydi. Kaldı ki sanayi sonrası döneme geçilmesiyle işçiler montaj hatlarından hizmet sektörüne geçmişlerdi. Sanayi işçileri işgücünün en çok yüzde 10’unu oluşturur hale gelmişti. Öyle ki 1950-1980 döneminde Batı’da ana akım sağ ve sol partilerin seçim bildirilerinde ekonomik meseleler ekonomik olmayan meselelere ağır basarken, 1980’lerin başlarından sonra parti programlarında ekonomik olmayan meseleler ekonomik meselelerden çok daha fazla yer bulmaya başladı.

Öte yandan kitle iletişim araçlarının olağanüstü hızlı yayılması ve küreselleşmenin getirdiği hareketlilik insanların günlük yaşamlarında farklı kimliklerle karşılaşmasını tarihin geçmiş dönemlerine kıyasla olağanüstü artırdı. Bu karşılaşmalar kimi kesimlerde “ötekileri” anlama ve birlikte yaşama yaklaşımını güçlendirirken kimi kesimlerde de “ötekilerden” rahatsız olma ve onları dışlama eğilimini güçlendirdi.  

Böylece 1970’ler sonrasında yeni değerlerin yaygınlaşması bu gelişmelerde kendilerine yönelik bir tehdit algılayan kesimlerde kültürel bir tepkiye yol açtı. Nüfusun daha az eğitimli, görece yaşlı kesimlerinde, özellikle batı toplumlarında bir zamanlar nüfusun ayrıcalıklı kesimlerini oluşturan beyaz erkekler arasında bir şekilde kendi ülkelerinde marjinalleşmekte oldukları duygusu güç kazandı. Politik doğrucu akımlar tarafından bunlara sürekli kendi değerlerinin politik bakımdan yanlış olduğunun vaaz edilmesi de onları kızdırıyordu. Özellikle daha yoksul ülkelerden gelen göç dalgalarının yoğunlaşması, yeni gelenlerin değişik dilleri, farklı dinleri ve yaşam tarzları bu kesimler arasında geleneksel değer ve normların hızla aşınmakta olduğu hissini artırıyordu. Bu hislerin İŞİD vb. terör örgütlerinin vahşi saldırılarıyla birleşmesi bu öfkenin daha da büyümesini getirdi.

Öte yandan hızlı küreselleşme, dünyanın hızla küçülmesi, özellikle elitlerin saflarında yaygınlaşan kozmopolitizm, eski görece durağan yaşamlarının ve sosyal devletlerinin rahatlığına alışmış kesimlerde kendilerine birçok bakımdan korunma sağlayan ulus devletlerini ve ulusal kimliklerini yitirebilecekleri korkusunu tırmandırdı.  

 

Karşı tepki devam edecek

Böyle bir ortamda geleneksel kültürel değerleri savunan, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yapan ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden egemen kılmak isteyen popülist partiler karizmatik ve otoriter liderlerin yönetiminde yukarıda sayılan kesimler içinde artan bir destek buldu. Bu kesimlerin ahlaki meselelerde liberal görüşlere sahip eğitimli kadrolar tarafından yönetilen ana akım partilere ve yerleşik düzene karşı duyduğu tecrübeye dayalı güvensizlikten yararlanmayı bildiler.

İşte şimdi İngiltere’de Brexit kararı, ABD’de Trump’ın başkanlığı kazanması ve Avrupa’da yeni popülist partilerin yükselişi, 1970’lerden 90’lara kadar gerçekleşen değişime karşıt kültürel tepkide bir dönüm noktasının yaşanmakta olduğunu anlamına geliyor.

Türkiye’de yeni sağcı popülizmin özellikleri ve tarihsel gelişimi süreci Batı ülkelerinde olduğundan birçok bakımdan farklı olmakla birlikte başlıca nitelikleri çok farklı değildir.

Bütün bunlar popülizmin yükselişini sadece ekonomik nedenlere bağlamanın doğru olmayacağını, psikolojik faktörlerin daha önemli olduğunu gösteriyor.

Bu durumda, 1970’ler sonrasındaki yeni değerlerin yükselişini izleyen kültürel karşı tepkinin devam edebileceğini görmek gerekiyor. Bu yıl Batı Avrupa’da yapılacak seçimlerde popülizmin yükselişinin önüne önemli bir set çekilmesi olası olmakla birlikte kolay kolay eski günlere dönülmeyecektir. Sorunun tam bir demokrasi ve özgürlük karşıtlığına ve kültür savaşlarına dönüşme olasılığı hiç de yabana atılmamalıdır.

 

Öteye bakabilecek miyiz?

Bu tepkiyi başarıyla karşılayabilmek ve hak ve özgürlüklerin gelişimini yeniden güvence altına alabilmek için sadece alternatif sosyal ve ekonomik politikalarla yetinmenin bir sonuç getirmeyeceğini görmeliyiz. Otoriter popülist partilerin iktidarda olduğu ülkelerde ekonomik durumun kötüleşmesinin kendiliğinden iktidarının tabanını zayıflatacağı gibi hayallere ise hiç kapılmamak gerekiyor.

Kültürel karşı tepkiye destek olan insanların haklı kaygı ve endişelerini anlayabilmek için en önce onlarla yapıcı diyaloglara ihtiyaç var. Ayrıca evrensel değerleri insanlarda yeni endişeler kışkırtmayacak şekilde savunmanın yollarını aramaya başlamak gerekiyor. Kendi kimliklerimizi, hak ve özgürlüklerimizi savunurken bizim gibi düşünmeyenlerin kimliklerini, hak ve özgürlüklerini kaale almamak çok pahalıya mal oluyor.

Son olarak, “ulus” her ne kadar bir kurgu, hayali bir anlatı olsa da, insanlar için bir kimlik sunar ve “Biz kimiz” sorusuna bir yanıt getirir. Şimdi, küresel yurttaşlık, insanlık ortak paydasında buluşmak gibi kozmopolit hedefler önemini korumakla birlikte, yeni değerleri savunanların kendi ülkelerinde yaşayanları tanımlayacak şekilde “Biz kimiz?” sorusuna inandırıcı yanıtlar bulmayı ihmal etmemesi gerekiyor. Çok kültürlü bir toplumun ulusal kimliği reddetmesi gerekmediğini, ona bir alternatif olmadığını vurgulamakta yarar var. Artan toplumsal kutuplaşma ortamında milliyetçiliğin tuzağına düşmeden bunun nasıl başarılabileceğini düşünmemiz gerekiyor.

Aynı şey birlikte nasıl yaşarız sorusuna yeni yanıtlar bulmak için de geçerli. Dünya gelişmesi yeni büyük problemlere gebe görünüyor. Tarihsel deneyim böylesi darboğazlardan ancak işbirliği sayesinde çıkılabildiğini gösteriyor. Bunun için farklı olana, bizim gibi olmayana  saygı ve empati göstermekten başka seçeneğimiz yok.

Ekonominin ötesine kültüre ve kimliklere, kendi hak ve özgürlüklerimizin ötesine herkesin hak ve özgürlüklerine, çatışmanın ötesine diyalog ve işbirliğine bakabilecek miyiz?