Bilgi toplumu yolunda siyaset üzerine bazı düşünceler

Gönderen Zülfü Dicleli - 10/04/2009 12:32:15 (873 okunma)
Zülfü Dicleli


Bilgi toplumu yolunda siyaset üzerine bazı düşünceler 

1. İnsanlık bir çağ/uygarlık dönüşümü dönemine adım atmış bulunuyor. Gelişmiş sanayi ülkelerinde başlayan bu dönüşümgiderek evrenselleşiyor. Söz konusu olan sanayi toplumundan (uygarlığından) bilgi toplumuna (uygarlığına) geçiş aşamasıdır. İnsanlık daha önce de tarım toplumuna ve sonra da sanayi toplumuna geçiş sırasında benzer iki büyük değişim yaşamış bulunuyor. Bu kez bilgileşme dönüşümü, tarımsallaşma ve sanayileşmeye oranla aynı anda daha geniş coğrafyalarda, daha çok kültürde daha çok boyutlu yol alıyor

2. Değişimin ve ufukta görünen bilgi toplumunun ayırdedici özelliği, bilginin (sembollerle çalışmanın) toprak, sermaye, hammadde ve kol emeğine oranla belirleyici, temel, birincil zenginlik yaratma (üretim) kaynağı haline gelmiş olmasıdır. Daha da önemlisi bilgi bunların hepsinin yerine geçebilmekte, bunları ikame edebilmekte, hepsinden tasarruf edilebilmesini mümkün kılmaktadır. Sanayi çağına oranla daha az hammadde, toprak, sermaye ve emekle daha çok üretim yapılabilmektedir. Tek vazgeçilemez, başka şeyle değiştirilemez faktör bilgili insan, bilgi işçisi olmaktadır. Sonuçta, üretim, tüketim, eğitim, iletişim ve siyasetin gerek içeriğinde gerekse yapılma, örgütlenme ve kullanılma biçim ve tarzlarında köklü değişiklikler gündeme geliyor. 

3. Şeylerin hareketinden çok bilginin hareketi önem kazanmaktadır. Onun için telekomünikasyonda dev atılımlara tanık oluyoruz. Yeryüzünü bilgi otoyolları ve elektronik şebekeler, uzayı haberleşme uyduları kaplıyor. Ekonomik ve kamusal yaşam şebekelerle evlere kadar uzanmakta, çok-mecralı (multi-media) iletişim araçları ses, yazı, görüntüyü birleştirmekte, ifade olanaklarını nicelik ve nitelik olarak muazzam artırmaktadır. Sonuçta,toplumsal yaşamın ve işbölümünün örgütlenmesi kökten değişiyor. Merkezler çoklaşıyor, çeperlere dağılıyor, çeşitleniyor - yerelleşme -, bir yandan da bunların ilişkilerinin düzenlenebilmesi yeni global anlayışları, organizasyonları ve evrensel bir hukuku - globalleşme - gerektiriyor. Ulus-devlet ömrünü dolduruyor. 

4. Bilgileşme ve iletişimleşme (herşeyin bunlara tabi hale gelmesi) toplumsal aktörler olarak bireyi ve ekipleri öne çıkarıyor, evi dahil bilgi işçisinin bulunduğu ve telekomünikasyona katılabildiği her yer işyeri olabiliyor. Dolayısıyla bütün toplumsal ilişkilerin bu eksenler etrafında örgütlenmesi gündeme geliyor. Kitlesel üretim, kitlesel tüketim, kitlesel eğitim ve kitlesel medya, dolayısıyla kitlesel sınıflar ve kitlesel ideolojiler, kitlesel güç giderek ortadan kalkıyor

Çoğunluk tarihe karışıyor. Toplumlar çok çeşitli ve değişken azınlıkların toplamı haline geliyor. 

5. Üretimin ve toplumsal yaşamın örgütlenmesinde merkeziyetçi, dikey, hiyerarşik, bütüncül, katı ve otoriter örgütlerin yerini yatay, enlemesine, katılımcı ve demokratik örgütlerin - şebekelerin - alması kendini dayatıyor. Her türlü örgütün - firmadan devlete, dernekten informel gruplara kadar -kendini bir açık sistem olarak düzenlemesi zorunlu hale geliyor. Örgütlerin yönetimleri, üyeleri (iç müşteri) ve müşterileri arasında içiçe geçmeler başlıyor. Karar alma bütünsel bir süreç haline geliyor, bütünsel kalite yönetimi gündeme geliyor. Kararların başarısı için katılım önkoşul haline geliyor. 

6. Toplumlar ve dünya, en azından siyasette, geçmişte olduğu gibi ikiye ayrılamaz hale geliyor. İki temel sınıflı toplum görüşü ile iki kamplı dünya görüşünün ortadan kalkmasıyla monizm (hakikatin tekliği anlayışı) ve dualizm (hakikati bulmak için sadece A ile B arasında seçim yapmak gerektiği anlayışı) işe yaramaz hale geliyorlar. Hakikatin çok parçalılığı, çok çeşitliliği, formülleştirilemezliği, hakikate birçok yoldan ulaşılabileceği görülüyorSağ-sol, liberal-sosyalist, gelenekselci-modern ikilemleri ömrünü doldurmuş bulunuyor. İki büyük kitlesel partili parlamenter sistemler tıkanıyor. Genel olarak parti kavramı eskimiş bulunuyor. Herkesin kendini yenilemesi zorunlu hale geliyor.

7. Büyük ölçüde sanayileşmenin ürünü olan çevre kirlenmesi ve doğal dengenin bozulması bütün dünyanın iflah olmaz bir kansere yakalanması tehlikesini gündeme getirmiş bulunuyor. Buna yol açan anlayış, aydınlanmanın ve rasyonalizmin "Akıl herşeye kadirdir" şeklinde ve hümanizmin de"İnsan evrendeki en kutsal varlıktır" şeklinde mutlaklaştırılması olmuştur. Aklın gücü ve sanayileşmenin olanaklarıyla insanın doğaya egemen olabileceği sanılmıştır. Şimdi bunun imkansız ve üstelik ölümcül olduğunu görüyoruz. İnsan haklarının güçlenmesi ve katılım olanaklarının artmasıyla insana egemen olmanın imkânsızlaşmasıyla birlikte, doğaya egemen olma hırsından vaz geçmeye başlamak da mümkün hale geliyor. Bireyle toplum arasındaki ilişkilerde yeni bir anlayış (birinin ötekinin önüne geçmemesi, toplumun bireyin özgürlüğünü güvence altına alması, bireyin de toplumsal sorumluluklarını vazgeçilmez sayması vb.) ve bununla birlikte toplum ve bireyle doğa arasındaki ilişkilerde yeni bir anlayış (böcekler, taşlar, kuşlar, ağaçlar da insan kadar kutsal ve değerlidir) gerekli oluyor. (Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine ve bütün zamanlar için ağaç ve ormanlarla birlikte!)

8. Geleneksel politika anlayışı, geleneksel politik yapı ve sistemler ve politika yapma tarzı ömrünü dolduruyor. Eski politik anlayışların, politik yapıların ve dünya politik seçkinlerinin, yönetim sınıfının kriziyle yeni, bilgi çağına uygun bir politika ve politik sistem arayışları içiçe geçiyor.

9. Dünya gelişmesinin analizlerini Türkiye'ye aynen uygulamak her zaman yanlış olmuştur. Türk politik seçkinlerinin üstün körü yaklaşımlarla Batı gelişmesini tercüme etme deneyleri her zaman büyük sıkıntılara yol açmıştır. Bu başarısızlığın temel nedeni, bizim tarihsel gelişmemizin Batı'nın genel gelişmesinden kökten farklı özellikler taşımasının derinlemesine kavranmamış olmasıdır. Batı'nın gelişmesi, tarım uygarlığının (Orta Çağ, feodalite, kent merkezli gelişme, imparatorluklarsanayi uygarlığına (Yeni Çağ, kapitalizm, ulus-devlet, sınıflar) dönüşmesini izlerken, biz hep devlet merkezli bir toplum olageldik. Tarım uygarlığının ve sanayi uygarlığının olgularına, her zaman için, toplumun, bireylerin ya da sınıfların çıkar ve ihtiyaçları açısından değil, devletin, geleneksel yönetim sınıfının varlığını sürdürme çıkarları açısından yaklaşmış bir tarihsel deneyime sahibiz. Dolayısıyla devlet toplumsal gelişmeye değil, tam tersine toplumsal gelişme devlete tabi olagelmiştir. Sanayileşmede, modernleşmede, ulus-devletleşmede ve demokratikleşmede hep geç kalmamızın ve aynı zamanda bunları her seferinde ancak yarım yamalak benimseyebilmemizin temel nedeni budur. 

10. Devletçilik tarihimizde tarım ekonomisi için gerekliydi ve sanayileşmeye başlamaya da engel değildi. İkisi bir arada gidebiliyordu. Devletçilik, iki kampa ayrılmış dış dünyayla ilişkileri düzenlemek için de zorunluydu. Ama bugün, devletçilik hem bilgileşme süreçlerinin hem de globalleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Devletin ister istemez bir uzantısı durumundaki mevcut politik sistemin ve politik partilerin, hatta çoğu sivil örgütlenmenin tıkanmışlığı da en başta bu olgudan kaynaklanıyor. Bugün devletin devlet olarak işlevlerini yerine getirebilmesi için devletçilikten vazgeçmesi, bireyin ve toplumun önceliğini kabul etmesi, kendini onların çıkarlarına ve dünya gelişmesinin dinamiklerine göre yeniden düzenlemesi zorunlu hale gelmiş bulunuyor. O nedenle bugün geçmişten çok farklı bir konumda bulunuyoruz. 

11. Bu tarihsel koşullarda demokrasi mücadelesinin birincil amacı KARAR YÜKÜNÜ DAĞITMAK olmaktadır. İnsan haklarının eksiksiz gerçekleşmesi, idarenin ademi merkezileşmesi, bakanlıkların azaltılması ve küçültülmesi, yerel yönetimlerin güçlenmesi, yerel parlamentolara geçilmesi, kuvvetler ayrımının 
pekişmesi, atanmışların seçilmişlere tabi olması, kamu denetiminin yaygınlaşması gibi politik reform önerilerimiz; devletin ideojisizleşmesi, din ve kültür işlerinin sivil topluma bırakılması, eğitimin ademi merkezileşmesi ve çeşitlenmesi gibi kültürel reform önerileri ve özelleştirme, kamu harcamalarında açığı önleme ve yabancı sermayeyi çekme gibi ekonomik reform önerileri, hepsi aslında devlette birikmiş ve yoğunlaşmış karar yükünü topluma, birey ve gruplara dağıtma projeleridir. 

Her organın ancak taşıyabileceği kadar karar yüküne sahip olması eşyanın tabiatı gereğidir. Fazla yük bir organı işlemez hale getirir. Bizde bugün olan budur. Öte yandan gelişme ancak kaliteli kararlarla mümkündür. Bugün her hangi bir örgüt, organ ya da birey giderek daha çok, daha çeşitli, daha çok veri gerektiren kararlar almak ve bunu çok hızlı yapmak zorundadır. Devletteki karar yükünün azaltılarak topluma aktarılması bunun için de zorunludur. 

Demokrasinin tarihsel gelişimi, aslında karar yükünün dağıtılması, dolayısıyla kararlara katılma olanağının artması sürecidir. Bu özgürlüğün artması ve eşitliğin tabanının genişlemesi demektir. Karar yükünün mümkün olduğu kadar dağıtılması, Türkiye'de demokratikleşmeye ilk kez gerçek bir içerik kazandıracaktır. Yurttaşlar ancak kendilerini ilgilendiren konularda kararlara katılabilirlerse yaşamlarına bir anlam verebilirler ve ancak geniş katılımla alınan kararların gerçekten yaşama geçme imkanı olur. O nedenle, katılım kadar mutabakat, anlaşma, uzlaşma fikrine de büyük önem vermek gerekmektedir

12. Türkiye'yi bilgi uygarlığına hazırlamanın ikinci unsuru, her alanda açıklığı sağlamak ve eğitim ve telekomünikasyon hizmetlerinde muazzam bir sıçrama gerçekleştirmektir. Kaliteli ve yaygın, yenilikçi eğitim ve iletişim bütün toplumun, bütün sosyal kesimlerin yararınadır, gelecekte ayakta kalabilmenin önkoşuludur. Yeni işçi, yeni müşteri ve yeni sermaye; hiçbiri bunlarsız yapamaz. Bunlar aynı zamanda etkili bir demokratik işleyişin de önkoşulları haline gelmektedir. Gerekli bilgi ve verilere ulaşamazsanız, ne alınan kararlara ne de bunların uygulanmasına ve denetlenmesine katılabilirsiniz. Onun için eğitimi ve telekomünikasyonu, bulundukları coğrafi bölgeden ve gelir durumlarından bağımsız olarak bütün yurttaşlar için erişilebilir kılmak gerekmektedir. Bu, artık vazgeçilmez bir sosyal ve politik hak olmaktadır. Bunun finansmanına herkesin gücü oranında katılmasını sağlamak gerekmektedir. 

13. Yeni koşullar, mevcut partilerden farklı politik hareketleri gerektiriyor. Bu farklılığın kıstasları ancak öngörülen toplum ve rejim vizyonundan üretilebilir. Yeni siyaset ancak geleceği bugüne çekerek, kendini buna göre düzenleyerek Türkiye'nin geleceğe ilerlemesine yardımcı olabilir.Karar yükünü dağıtmak, açıklık, katılım, mutabakat, bilgi tabanlılık; bu kavramları parti örgütü-merkez-il-ilçe-üye boyutlarına uygularsanız, yeni politik hareketin iç yaşamının ilkelerini bulursunuz. Açık sistem, yurttaş odaklılık, örgüt-üye-müşteri/seçmen sınırlarının silikleşmesi, bütünsel karar süreci; bu kavramları parti-toplum ilişkilerine uygularsanız, yeni politik güç oluşturma anlayışını bulursunuz. Ve devlet merkezli bir gelişmeden birey ve grup merkezli bir gelişmeye gerçekten geçmek istiyorsanız, siyasi amacınızı öteki partiler gibi iktidarı ele geçirmek, iktidara gelmek olarak değil, elbette çoğunluğun rızası ve bütün kesimlerin katılımıyla, ama en başta iktidarı dağıtmak, yaygınlaştırmak, toplumsallaştırmak, yurttaşı yetkilendirmek ve güçlendirmek olarak tanımlamanız gerekir. 

14. Hiçbir büyük toplumsal değişim zahmetsiz, acısız, özverisiz olmaz. Uygarlıklar, rejimler, sistemler, anlayışlar zamanını doldurmuş da olsa, her zaman onların ömrünü uzatmak isteyenler çıkar. Yeni toplumda, yeni ekonomide, yeni demokraside varlıklarını sürdüremeyeceklerini, kendilerine ihtiyaç duyulmayacağını düşünenler eskinin devamından yana tutum alırlar. Değişime direnirler. Değişimin anafor ve gelgitlerinde boğulup gitmeden yüzmek zorunda olan ve kaotik gelişmelerden anlamlı bir kozmos (düzen) çıkmasında rol almak isteyenler o nedenle kolay ve çabuk başarı bekleyemez. Kaldı ki, anlamlı bir düzene çatışmalarla değil, ancak barışçı yollardan, herkesin değişime çekilmesiyle, uzlaşma ve mutabakatlarla ulaşılabilir. Yeni siyaset, onun için, cesaret ve kararlılık kadar sebat, hoşgörü ve esneklik gerektiriyor. 

15. Bilgi; kitap ve disketlerde, veri bankalarında hazır bulunandan fazla birşeydir. Bunların deneyim ve sezginin ürünü tasarımlarla birleştirilmesini gerektirir. Bilgi toplumu demek, hayal ve tasarım gücünün, yaratıcılık ve yenilikçiliğin en büyük zenginlik kaynağı haline gelmesi demektir. Ekonominin ve politikanın giderek sanatla, müzik, edebiyat ve güzel sanatlarla içiçe geçmesi demektir. Politikayı, güç konumlarından ve hile ve desise üzerinden yürüten eski politikacının ölüm çanları çalarken, şimdi yeni politikacı yurttaşla birlikte, onu anlayarak ve ona yardımcı olarak politika yapmak ve bir çocuk kadar saf ve meraklı ve bir sanatçı kadar gönlü zengin bir kişilik sahibi olmak zorundadır. 




Yeni Demokrasi 1996