Demokrasinin can suyu eleştiri özgürlüğüdür


Dün olduğu gibi bugün de seçim ya da referandumlarda/piyasalarda/medyada bizlere birçok fikir/proje/ideoloji/program/ürün sunuluyor. Bunların dini inançlara/bilimlere/değerlere ya da bizim çıkarlarımıza dayandığı öne sürülüyor. Modern yaşamın özü bize, sürekli bunlar arasında tercihler yapma özgürlüğümüz olarak tanıtılıyor.

Elbette her gün her saat bu tür tercihleri yapıyoruz. Peki, ama gerçekten de özgürlüğümüzün temeli bu mu? Özgürlük, asıl tercih özgürlüğü mü? Ya da hangi koşullarda tercihlerimizi özgür tercihler olarak nitelendirebiliriz?

1982 Anayasa referandumunu hatırlayalım. İki tercih olanağımız vardı, evet gibi hayır oyu da kullanabilirdik. Bu konuda özgürdük. Gene de 1982 Anayasa Referandumunun özgürlük koşullarında gerçekleştiğini kimse öne süremiyor. 16 Nisan 2017 günü yapılacak Anayasa Referandumu için ne kadar sürülebilir?

Niçin? Eksik olan neydi? Özgürlüğü özgürlük yapan o sihirli şey ne?

Bu sorunun yanıtını bulmak için önce Aydınlanma kavramına gitmek zorundayız.

Politik ve bireysel özgürlükler, insan hakları, bilimsel akla inanç, laiklik ve kamusal tartışma özgürlüğü gibi fikirleri insanlığa 18. yüzyılda başlayıp gelişen aydınlanma hareketi kazandırdı.  Zamanla bu fikirler batı dünyasının üzerinde yükseldiği fikirler haline geldi.

Bizim ülkemizde ise bu fikirler baştan beri dar bir kapsamda ve sınırlı ölçüde hayat buldu. Cumhuriyetin kurucularının tercihleri doğrultusunda bize aydınlanmanın asıl dinin dogmalarına karşı bilimin ve laikliğin egemenliği olduğu öğretildi. Eğitim sistemimize ve siyasi rejimimize bu çarpık aydınlanmacılık hâkim oldu.

Çarpıktı, çünkü aydınlanmanın özüne, onun esas ayırt edici yanına bu topraklarda hiçbir zaman serpilip gelişme imkânı tanınmadı.

Aydınlanmanın devrimci özü eleştirel düşüncedirEleştiri kültürüdür. Eleştiri özgürlüğüdür.

İşte, anayasa taslağını eleştirmenin yasak olduğu koşullarda yapıldığı için kimse 1982 referandumunun özgür koşullarda yapıldığını öne süremiyor. Gerçekten de özgürlük ancak eleştiri özgürlüğü varsa yaşayabiliyor. Düşünce özgürlüğü farklı – egemen fikirlerden farklı – fikirleri savunmak demektir. Diktatörlük rejimlerinde fikirler değil, egemen fikirleri eleştiren fikirler yasaklanır.

Bütün özgürlük mücadeleleri eleştiri özgürlüğü uğruna verilmiş mücadelelerdir.

Aydınlanmanın değişmeyen özelliği eleştiridir. İktidarda olanın, güçlü olanın eleştirilebilmesidir. İnsanların bütün hakikatleri, özellikle iktidarda olanların ürettiği hakikatleri sorgulaması sürecidir.

Eleştiri ilerleme adınadır, toplumun ve insan hayatının iyileştirilmesi için nedenler/çareler bulmak adınadır, ama bu nedenlerin/çarelerin geçerliliğinin de özgür ve kamusal test süreçlerinde test edilebilmesi gerekir. Özgürlük kamusal tartışmada onay bulabilme ya da reddedilebilme özgürlüğüdür.

Bu çok önemli bir tanımdır. Çünkü vurgu eleştiri üzerindedir, eleştirilen fikir/kişi/akım/ideoloji/güç ya da eleştiren fikir/kişi/akım/ideoloji/güç üzerinde değildir. Eleştirinin doğru veya yanlış olması şartı üzerinde de değildir.

Aydınlanmanın özü, en kritik unsuru eleştiridir demek, eleştiriye hedef olanlar mutlaka yanlış, haksız, gerici eleştirenler doğru, haklı, ilericidir demek de değildir. İkisi de olabilir. Hangisinin doğru/haklı/ilerici olduğu işte ancak özgür eleştiri/tartışma/müzakere süreçlerinde ortaya çıkabilir – mutlaka çıkacak da değildir üstelik. Başka yol yoktur sadece.

İnanç özgürlüğü de bu anlamda aydınlanmanın bir eseridir.

 

* * *

Ülkemizde AKP iktidarı altında evrim teorisi müfredattan çıkarıldı. Artık dinin ve devletin dogmaları bilimin açıklamalarına yeğ tutuluyor. Laiklik epeydir bu topraklarda istenmeyen bir şey sayılıyor, ilkeleri ciddiye alınmaz oldu. Bilim ve laiklik bizim ülkemizde eleştiri özgürlüğü üzerinde yükselmedikleri, ondan beslenmedikleri için bu kadar kolay etkisizleştirilebildi.

Aydınlanma fikirleri bugün yalnız ülkemizde değil, bu fikirler üzerinde yükselen batılı ülkelerin birçoğunda bir kriz yaşıyor. Niçin?

Aydınlanmanın başlangıç döneminden bu yana üç şey gelişti: bilim/teknoloji, piyasalar ve bürokrasiler. Bilimin ve piyasaların mantığı toplumun genel iyiliğine karşı duyarsızdır. Bilim ve teknolojinin mantığına göre bir şey icat edilebilir ve geliştirilebilirse icat edilmeli ve geliştirilmelidir. Piyasaların mantığına göre bir şey satılabilirse satılmalıdır. Bürokrasi de sonuçların rasyonelliğinden çok kuralların/prosedürlerin rasyonelliğiyle ilgilidir.

20. yüzyılda süreç içinde bunların her üçü ve bu mantıkları bütün alanlara giderek daha çok nüfuz etti. Kaynaklar, itibar ve güç için rekabet her yere yayıldı. Bireycilik ve fayda maksimizasyonu odaklı bir insan doğası anlayışı hâkim oldu. İnsanların bireysel tercihlerinin içinde geliştirilip ifade edildiği sosyal ve söylemsel süreçleri bunlar belirler hale geldi. Aydınlanmanın vaatlerinin çoğu para, güç ve itibarın çıkarlarına kurban verildi. Bilimin, piyasaların ve bürokrasinin mantığını toplumsal iyilikten yana etkileyebilecek politik güçler süreç içinde zayıf kaldı. 

 

20. yüzyılda ilerleme ideali de yıprandı. Devrimlerin pratiğinde dünyevi insani ilerleme çoğu zaman cenneti yeryüzüne indirmek ütopyası haline getirildi. Daha iyi bir dünya kurulamadığı gibi yeryüzünde cennet kurulabileceği inancı devrimci terörü meşru kıldı. Çok can yandı. Devrimci terör eleştirinin yasaklanmasını da kapsıyordu. Aydınlanma fikirleri bir kere daha ihanete uğradı.

20. yüzyılda aydınlanmanın bilimsel akla beslediği inancın da birçok kere kötüye kullanıldığına tanık olduk. Hâlâ da oluyoruz. Nazilerin insan fırınlarından Hiroşima’ya atılan atom bombasına, sivillere bomba yağdıran günümüzün insansız uçaklarına kadar sayısız kitlesel kırım aracını bilim ve teknolojiye borçluyuz. 

Bilimin putlaştırılması her zaman inanç özgürlüğünü de tehdit etti. Oysa bütün insanların rasyonel olmayan inançları var. İnananlar ile inanmayanlar arasındaki fark, kutsallığa bağlı olup olmama değil, sadece ikincilerin kendi inançlarının objektif temelleri olduğunu iddia etmesidir. İkisi de aynı ölçüde metafiziktir oysa. İnanmayanların kendi inançlarının inananlardan daha geçerli ve üstün olduğu iddiası nasıl kabul edilebilir? İnsan doğasının ayrılmaz bir parçası olan ahlaki düşüncelerimizi bilime mi borçluyuz?

Birçok ülkede bugün aydınlanmanın ideallerinin tartışılır hale gelmesinin ardında kısaca bunlar yatıyor.

* * *

Ülkemizdeki aydınlanma yandaşlarının çoğunun anlamadığı, aydınlanmanın insanlara “fikrinizi değiştirin, şu yanlış bu doğru” demekle (bilgelik aktarmakla) ve eğitimle olacak bir şey olmadığı, öncelikle açık tartışma (ve katılım) imkânı yaratmakla ilgili bir şey olduğudur. Aydınlanma batıda kilisenin ve devletin kontrolü dışında bir kamusal alanın  - gazeteler, kafeler, tartışma kulüpleri ve birlikler, toplantı ve gösteri olanakları vb. -  belirmesiyle ortaya çıktı.

Bizde aydınlanmanın hep güdük kalmasının ve bugün de en büyük bir tehdit altında olmasının nedeni de bu tür kamusal alanların çok sınırlı tutulması ve özgür kullanıma açılmaması oldu. Aydınlanma sadece öğrenmekle, eğitimle olacak şey değildir, çünkü insanların duydukları, okudukları, öğrendikleri fikirleri kamusal alanlarda tartışıp denemesi, uygulamasına katılması mümkün değilse, o fikirleri özümsemeleri mümkün olamaz.  Dolayısıyla aydınlanma kapsayıcı olamaz.  Güce dönüşemez.

Aydınlanma bir tutumdur, bir etos, felsefe, durum eleştirisi, sınırları görme ve aşma yoludur – köklü düşüncelerimizin günün meydan okumalarıyla başa çıkmaya elverişli olup olmadığını sorgulamak demektir. Deneme özgürlüğü demektir.

Eleştiri özgürlüğümüz olacak mı? Eleştirilerimizi başka yurttaşlarla tartışabileceğimiz kamusal alanlarımız olacak mı? Katılma olanaklarımız? Bugün sorun budur.