Dünün paradigmaları bugünün sorunlarıdır Paradigma Değişiminin Tarihsel Çerçevesi



Bu yazı bağlamında paradigmayı belli bir dönemde ya da çağda gerçekliği algılamamız ve ona tepki vermemizi belirleyen deneyim, inanç ve değerlere dayalı bakış açısı, bir tür dünya görüşü olarak tanımlayabiliriz. Belli bir dönemde bir toplumda en belirgin ve yaygın olan düşünce sistemleri ya da değerleri de egemen paradigmalar olarak adlandırabiliriz. 

Paradigma Değişimi Dönemi

Dönem, daha doğrusu gerçeklik değişince paradigmaların da değişmesi gerekir, yoksa onu algılayamaz, dolayısıyla tepki veremez hale geliriz. Kuşkusuz düşünce sistemlerinin değişimi gerçekliğin değişimini izler, ona ön gelemez. Gerçekliğin değişimi ile düşünce sistemlerinin değişimi arasında bir geçiş dönemi yaşanması kaçınılmazdır. Bu dönemi paradigma değişimi dönemi olarak görebiliriz. Eski gerçekliğe denk düşen eski egemen paradigmanın yavaş yavaş güç yitirdiği, yeni gerçekliğe uygun yeni paradigmanın yavaş yavaş boy attığı ve ikisi arasındaki kaçınılmaz etkileşim, mücadele ve dönüşüm süreci içinde yeni paradigmanın egemen paradigma haline geldiği bir dönemdir bu.

İşte şimdilerde bütün dünyada böyle bir paradigma değişimi döneminde yaşıyoruz. Bunun temelinde gerçeklikteki devasa değişimler yatıyor. Aslında bir çağ dönüşümüne tanık oluyoruz. Şimdi bu çağ dönüşümüne biraz daha yakından bakalım.

 Ekonominin Yeni Versiyonu

Son otuz yıldır dünya çapında büyük bir devrimin içinde yaşıyoruz. Bu tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte yaşanana benzer bir devrim. Ekonomi ve genel olarak toplum yeni teknolojilerle karşılaşıyor. Bu karşılaşma sonucunda faaliyetler, endüstriler, örgütsel düzenlemeler ve yapılar değişiyor. Yeni teknolojiler ekonominin yeni yapısını yaratıyor ve ekonomi de yeni teknolojilerin yaratılmasına aracılık ediyor.  Bugün bu devrimci teknolojilerde – dijitalleşme, enformasyon teknolojileri, mobil teknolojiler, robotik, yeni malzemeler, nano teknolojiler, biyo teknolojiler, 3D yazıcılar vb. –muazzam yeniliklere tanık oluyoruz.  Yeni kombinasyonların – yeni düzenlemelerin – ve yeni malların, yeni üretim veya ulaşım yöntemlerinin, yeni pazarların ve yeni endüstriyel örgütlenme biçimlerinin başlattığı bir endüstriyel değişinim sürecinin ekonomik yapıyı içeriden aralıksız kökten değiştirdiğini, eski yapıyı sürekli yıktığını ve biteviye yeni bir yapı yarattığını görüyoruz. Eski çalışma tarzları, eski uygulamalar, eski meslekler bir tuhaf görünmeye başlıyor; çalışmanın ve toplumun düzenlemeleri yeniden yapılandırılıyor, aynı zamanda yaşam tarzları ve insan davranışları değişiyor. İnsan yeteneklerinin ve sosyal bağlantıların rolü zenginlik yaratmada belirleyici kuvvet haline geliyor. Ekonomideki çoğu şey aynı kalıyor, ama çoğu da artık sonsuza kadar farklı hale geliyor. Sonuç, sürekli iç içe geçen ve daha başka değişiklikleri tetikleyen eşzamanlı değişimlerin dalgalar halinde yaşanması ve giderek ekonominin yeni bir versiyonun ortaya çıkmasıdır.

Giderek daha teknolojik bir ekonomi ortaya çıktıkça, fabrika düğümleri ve girdi-çıktı bağlantılarıyla yirminci yüzyılın makineye benzer ekonomisinden, yirmi birinci yüzyılın karşılıklı bağlantılı organik ekonomisine geçiliyor. Eski ekonomi bir makineyken yeni ekonomi, her zaman yeni kombinasyonlar halinde kendini yaratan, her zaman keşif ve süreç halinde olan bir kimyaya benziyor. Geleneksel ekonominin baskınlığı sürmeye devam ederken karşısında hızla yeni yaratıcı bir ekonomi boy atıyor.

 Yazılım ve Kodun Belirleyiciliği

Yazılım ve kod enformasyonu, kimya ya da ulaşım, sağlık ya da tarım, eğlence veya imalat, hangi sektörde olursa olsun, zenginlik yaratmanın başlıca yolu olarak beliriyor. Büyük verinin toplanması, işlenmesi, yönetilmesi ve yeniden düzenlenmesi bunun en temel unsuru haline geliyor. Atomların yeniden düzenlenmesine dayalı sanayi uygarlığından verinin yeniden düzenlenmesine dayalı yeni bir uygarlığa geçiyoruz.

Bu arada fiziksel ve para sermayenin mülkiyetinin yanı sıra verinin mülkiyet ve kontrolü cazip hale geliyor. Bu karşı uçta büyük verinin gizliliğinin/özelliğinin korunması sorununu gündeme getiriyor. Bir yandan da en temelde rekabetin doğası değişiyor. Biriktirme, yığma, stoklama dünyası akışlar dünyasına dönüşüyor. Silolarda biriken sermayenin yerini ağlarda akan sermaye alıyor. Tescilli bilgi elde edip stoklama, bunları titizlikle koruma ve içlerinden değer süzüp pazara sürme dönemi sona eriyor. Değişimin hızlandığı bir dünyada bilgi stoklarının değeri hızla aşınıyor. Mesele, çok çeşitli bilgi akışlarına uyum sağlayıp bunların içinden değer süzmek haline geliyor. Paylaşılan bilgi zenginlik yaratmanın temeli haline geliyor.

Şirket ve kuruluşlar artık e-şirket olmanın da ötesine geçip sosyal-şirket/sosyal-kuruluş olmak, müşteri ve üyeleriyle tümden yeni şekillerde etkileşime girmek ve ilgilenmek zorunda olduklarını görüyorlar.

Bu süreç içinde, imalattan hizmet üretiminin ağır bastığı koşullara geçilmesi ve tüketimin mantığının değişmesiyle birlikte değer yaratımının doğası ve çapı da değişiyor. Değer işletmede üretilen ve piyasa fiyatları ve maliyetler tarafından belirlenen ilişkisel bir özellik olmaktan uzaklaşıyor, işletme ile onun müşteri ve çalışanları, tüm iç ve dış sosyal paydaşları tarafından birlikte yaratılan bir etkileşim, insan deneyimlerinde cisimleşen bir nitelik haline geliyor. 

Kitlesel seri üretimden çeşitlilik üretimine geçildikçe ve bilgi ve yetenek belirleyici üretim kuvveti haline geldikçe çalışanların çeşitliliği de artıyor. İmalatta teknolojinin rolü arttıkça sanayinin istihdam olanakları daralıyor. Koşut olarak serbest çalışma, esnek çalışma, çok meslekli çalışma ve girişimcilik (bireysel ve sosyal) yaygınlaşıyor. Çalışanlar toplumundan girişimciler toplumuna geçiliyor.

Uyarlanabilirlik, inovasyon ve insan potansiyellerinin serbest bırakılması ihtiyacının öne çıktığı, giriş engellerinin giderek azaldığı ve gücün müşteriye geçmekte olduğu bu yeni yaratıcı ekonomide merkeziyetçi, hiyerarşik, disipline edici bürokrasiler verimlilik artırıcı bir araç olmaktan çıkıp bir engel haline geliyor. İnsanlar ve çalışanlar her yerde otoriter rejimlerden kaçıyor.

Bir yandan kitlesel çalışmadan ve büyük ölçekli işyerlerinden dağınık ve küçük ölçekli çalışmaya ve girişimlere geçilirken, bir yandan da sosyal medya bütün bu dağınık birey ve grupları (ve dağıtık aklı) yeni tarzlarda bir araya getiriyor. Geleneksel toplumun fiziksel ve fikren durağan ve yerleşik bireyi giderek online, mobil ve sosyal bir varlığa dönüşüyor. Birey bu ağlarda başkalarına tabi değil onlarla uyum halinde olurken aynı zamanda bireysel eylem için muazzam bir alana sahip bulunuyor.

Böylece insan, sosyal ağlar ve bağlantılar içinde bilim, kültür ve sanatın pasif alıcısı olmaktan çıkıp aktif yaratıcısı haline geliyor. İnsanların bilim, kültür ve sanat insanı, imalatçı ya da girişimci olmasının önündeki engeller hızla azalıyor.

İnternet bizleri birbirimizle ve insanlığın tüm kültür mirası ve kazanımlarıyla, giderek çeşitli makinelerle benzersiz biçimlerde bağlarken, bulut bilişim ve büyük veri yaratıcılık kadar yıkıcılık potansiyellerimizi de üst sayısal olarak artırıyor.

Bu yeni koşullar yeni kuşaklara önceki kuşaklardan tarihte hiç olmadığı kadar bağımsız olarak kendi kaderlerini biçimlendirme olanakları sunuyor. 

Küreselleşen Toplum

Bu süreçlere küreselleşme, ekonominin ulusal sınırların ötesinde tek bir dünya sistemi olarak bütünleşmesi eşlik ediyor. Ekonomik ağların yanı sıra ve onlarla birlikte her türlü ilişki ağları da küreselleşiyor. Böylece küresel ağ toplumunun koşulları olgunlaşıyor. Bu dünya aynı zamanda kentler arasındaki çok yönlü bağlantıların öne çıktığı bir dünyadır.

Bu dünyada mesafeler, ağırlıklar ve ölçekler küçülürken, bağlantılar ve hızlar artıyor. Karmaşıklık büyüyor, ama onunla birlikte kırılganlıklar da büyüyor, bağlantıların beklenmedik anlarda beklenmedik şekillerde kesintiye uğrama olasılığı artıyor.

Sovyet sisteminin çökmesinin ve Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından, Batı hegemonyasında yaşanan dönemin de sonuna gelindi ve tarihte ilk defa belli bir ağırlık merkezi ya da küresel muhafızı olmayan karşılıklı bağımlı bir dünya ortaya çıkıyor. Farklı modelleri temsil eden birçok güç merkezi arasında adil rekabete ve işbirliğine dayalı yeni bir bir dünya sistemi ortaya çıkmaya aday görünüyor. Bu süreçlerde güç ulus-devletlerden bir yandan ulusüstü kurumlara ve küresel şirketlere bir yandan da kentlere ve yerel birimlere kayıyor. 

Dünyayı Yorumlayışımız

Sanayi uygarlığının doğaya bakışı doğadaki her şeyin bizim kullanımımız için potansiyel bir kaynak olduğuydu. Bu tarzda doğayı sömürülebilir bir kaynak, amaçlarımız için kullanılacak daimi bir rezerv olarak görürüz. Bunun dolaysız bir sonucu olarak bugün vardığımız yerde doğal ekosistemlerin işleyişi derin yaralar alıyor, iklim değişikliği geri döndürülemez sonuçlar hazırlıyor.  Şimdi, genetik mühendisliğinin, makine zekâsının, biyoniğin, iklim mühendisliğinin gelişiyle birlikte, teknolojiyi doğaya doğrudan müdahale etmek için kullanmaya başlıyoruz. Öngörülemez sonuçlara iyiden iyiye açık hale geliyoruz.  

Gerçeklikteki bu değişimler paradigmalarımızın değişimini de getiriyor. Dünyayı yorumlayışımız da daha açık ve organik hale geliyor. Sanayi toplumunun bakış açısından gördüğümüz dünya mekanik bağlantıları, biçimsel düzeni, tahrik gücü, basit geometrisi, temiz yüzeyleri ve harika saat aksamı kesinliği olan bir dünyaydı. Bu nitelikler, açıklama ve benzetmede kullanılacak idealler olarak kendilerini kültüre ve düşünceye de yansıtmıştı, Galileci ve Newtoncu bilim bize, parçalardan oluşan, rasyonel olan ve akıl ve basitliğin hükmettiği bir dünya görüşü sunuyordu.

Son üç yüz yıl tekniğe, makinelere duyulan hayranlık ve şeylerin kusursuz düzenine ilişkin hayallerle dolu bir dönem oldu. Bu mekanikçi görüş ağır basmaya başladıkça, 20. yüzyıl bunun en yüksek ifadelerine tanıklık etti. Pek çok akademik alanda – örneğin psikolojide ve iktisatta – mekanik yorumlama içgörülü düşünmeyi teknoloji hayranlığına tabi kıldı. Felsefede rasyonel felsefenin mantığın, daha sonra da dilin unsurlarından kurulabileceğine – bunlardan inşa edilebileceğine – dair umutlara neden oldu. Siyasette, kontrol edilen, mühendisliği yapılan toplum ideallerini, dolayısıyla sosyalizmin, komünizmin ve faşizmin çeşitli biçimlerinin kontrollü yapılarını getirdi. 

Yeni Bir Bakış Tarzı İhtiyacı

Ne var ki bütün 20. yüzyıl boyunca saf düzene dair mekanik hayallere dayalı tüm hareketler başarısızlığa uğradı. Bunun yerine günümüzde dünyanın mekanizmalarının toplamından daha fazlasını yansıttığına dair bir anlayış gelişmektedir. Sistemler açıklar, evrim içindeler ve parçalarına bakarak tahmin edilmesi mümkün olmayan özellikler oluşturuyorlar. Düzen, kapalılık ve dengenin yerini açık uçluluk, belirsizlik ve biteviye yenilik belirişi alıyor.

Eski uygarlık; gücü, disiplini, tekdüzeliği, tekfikirliliği temel alan, bunu korumak için korku ve endişeyi yaygınlaştıran, ötekine, farklılıklara, sıradışılıklara, çeşitliliğe tahammülü olmayan, insanı tek boyuta indirgeyen bir zihniyeti besliyordu. Buna karşılık yeni oluşmakta olan uygarlık gelişebilmek için çok sesliliğe, çoğulculuğa, çeşitliliğe saygı göstermeye, insanı bütün yönleriyle kucaklamaya, dolayısıyla sevgi ve neşeye ve aynı zamanda hüzne dayanmak zorunda.

Yöneldiğimiz görüş artık saf bir düzen görüşü değildir. Bir bütünlük görüşüdür, içinde dağınık bir canlılık ve anlam zenginliği olan bir bütünlük.

Önünüzdeki tek yol insana ve doğaya bakış tarzımızı değiştirerek, gerçek ihtiyaçlarımızı ve bunları çözecek teknolojileri yeniden tanımlamaya başlamaktır. Bu bağlamda alternatif enerjilere dayalı, atık yaratmayan ve kaynak tüketmeyen, sosyal adalete dayalı bir ekonomi talebi gündeme geliyor. Küresel sorunların ancak küresel işbirlikleriyle çözülebileceği anlayışı boy atıyor.

Bakış tarzımızı değiştirebilmek için şeyleri (evreni, ekosistemleri, insan beynini, medyayı, interneti…) şimdiye kadar olduğu gibi merkezi, hiyerarşik, duvar sınırlı sistemler olarak değil, ilişki ve bağlantı ağları olarak görmek, algılamak ve düşünmek gerekiyor – yatay, merkezsiz, kendi başına örgütlenen ve geçirgen zar sınırlı ağ sistemleri olarak…   

Bu bakışla bilmek yerine denemek, deneyimlemek, eylem içinde anlamak ve öğrenmek, yapmak öne çıkıyor. İnsanı insan yapan sosyal bağlantıları, ağlar içindeki ilişkileridir. Benlik her zaman başkalarıyla bağlantılı bir bireyselliktir. O nedenle öğrenmek ancak birlikte öğrenmek, yapmak ancak birlikte yapmak, yaratmak ancak birlikte yaratmak olabilir. Özgürlük rekabet kadar işbirliği yapabilme özgürlüğüdür, dolayısıyla çoğulculuktur.

 Geçiş Döneminin Dinamikleri

Ancak içinde yaşadığımız geçiş döneminde eski ve yeni paradigmaların yan yana, hatta iç içe var olduklarını, eski paradigmaların birçok alanda egemenliklerini henüz yitirmediğini de unutmamamız gerekiyor. Bu dönemde; para, petrol ve silahın – ve maçoluğun - sert ve kaba gücü ile bilgi ve yeteneğin – ve feminen olanın - yumuşak gücü bir arada var oluyor. Dikey hiyerarşilerin yukarıdan aşağı, birden-çoka tek yönlü iletişimi (dayatmaları) ile ağların yatay çoktan-çoka karşılıklı etkileşimi (diyalogları) aynı anda yürüyor. Biricik, kesin ve mutlak hakikatler ile çoğulcu, muğlak ve tamamlanmamış doğrular karşı karşıya geliyor. İnsan ve doğayı azami sömürme hırsı ile insan ve doğayla birlikte yaşama, birlikte yaratma arzusunun bir arada var olduğu bir dönem bu.

O nedenle silahlanma yarışı, tehlikeli bölgesel çatışmalar, ideolojik çatışmalar hâlâ varlıklarını sürdürüyor, kaynakların israfı devam ediyor, işsizlik, yoksulluk, sosyal ve bölgesel eşitsizlikler azalmış değil.

Geçiş dönemleri kaybedenlerle kazananların birlikte var olduğu dönemlerdir, o nedenle karamsarlık kadar umudu da beslerler.

Bugünün sorunlarının temelinde büyük ölçüde dünün paradigmalarının ağır basmaya devam etmesi yatıyor.

Gene de yeni paradigmaların öne çıkmasını hızlandıran dinamikler de iş başında. Bugün milenyum kuşağı genellikle diğer ülkelerdeki yaşıtlarıyla kendi ülkesindeki daha yaşlı kuşaklara kıyasla daha çok ortak yanı olduğunu düşünüyor. Şimdi, kadının tüm dünyada önlenemez yükselişi, insanların, Alvin Toffler’in geliştirdiği deyimle, prosumer (üretici-tüketici) haline gelmesi, tekno-okuryazarlığa dayalı Yapıcılar hareketinin ve sosyal üretimin tüm ülkelerde boy atmaya başlaması, , yeni tür işçi/uzman ağları, çok çeşitli ekolojik hareketler, perma kültür hareketi, paylaşım ekonomisi hareketi, küresel çözüm ağları, sosyal girişimcilik, dünyanın çok çeşitli köşelerinden yükselen gezi hareketi gibi sınıflar ve ideolojiler ötesi kendi kendini örgütleyen, uyarlanabilir yeni küresel hareketlerin yaygınlaşmasıyla yeni uygarlığın dönüştürücü sosyal kuvvetlerinin ilk biçimleri ortaya çıkıyor. 

Ortak Değerler Temelinde

Özetle, bireysel yaşantımızdan, çalışma hayatımızdan, kuruluşumuzun, kentimizin, ülkemizin ve tüm dünyanın yaşamına kadar bizi ilgilendiren ve belirleyen tüm gerçeklikler eğer ilişki ve bağlantı ağları, belli ekosistemler olarak beliriyorsa, bu gerçekliğe de gerektiği gibi tepki vermeliyiz.

Birey, topluluk, şirket, parti, ülke vb. olarak ilişki, örgütlenme ve davranış tarzlarımızı, sosyal ekosistemlerimizi özgürce – birbirimizle ve doğayla ─birlikte yaşamanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeliyiz.

Birlikte öğrenme, birlikte yapma, birlikte yaratma – şiarımız artık bu olmalıdır.

21. yüzyılda bizleri bekleyen sınav budur.