Dünyevi bir ahlakın temellerine katkı olarak: NEREDEN GELİYORUZ, BİZ KİMİZ VE NEREYE GİDİYORUZ


İnsanlık BÜYÜK BULUŞMAYA doğru ilerliyor. On binlerce yıl önce dünyanın dört bir yanına dağılmış birbirinden habersiz küçük kabilelerde yaşayan insanlar köyler, şehirler, ülkeler ve kıtalar üzerinden ilerleyen uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra şimdi yeniden tek bir aile olarak bir araya geliyor.

Derinleşen küreselleşme, ucuzlayan uluslararası yolculuklar, yaygınlaşan turizm, dünyanın en ücra köşesiyle gerçek zamanda bağlanabilme olanağı sunan internet insanların öteki insanları tanımasını, anlamasını kolaylaştırıyor, dünya vatandaşlığı zihniyeti boy atıyor. Herkes kendi köşesinden çıkıp ötekilere uzanmaya başlıyor.

Genlerimiz de yeniden buluşuyor. Farklı coğrafyalarda farklı yaşanmışlıklar sonucu farklılaşan genlerimiz ırklar ve etnik gruplar arası evlilik ve birleşmelerin hızla artmasıyla yeniden aynı havuzda buluşuyor. BÜYÜK BULUŞMA yol alıyor.

İşte şimdi bu aşamada “NEREDEN GELİYORUZ, BİZ KİMİZ VE NEREYE GİDİYORUZ” sorusuna tüm insanlığı kapsayacak yeni bir cevaba ihtiyaç duyuyoruz. 

AYAKLARIMIZ İYİCE YERE BASMALI

Copernicus, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bize öğreterek, hiç de evrenin merkezinde bulunmadığımızı, sayısız gezegen ve yıldızla dolu evrenin ücra bir noktasında yaşamakta olduğumuzu anlamamızı sağladı.

Darwin, evrim teorisiyle bize yaratılışın merkezinde bulunmadığımızı diğer yaratıklardan üstün, özel bir varlık olmadığımızı, tüm canlılarla birlikte evrim içinde değişe gelişe bugünlere geldiğimizi gösterdi.

Freud, bize insan aklının dünya gelişmesinin merkezinde bulunmadığını çoğu zaman bilinçdışının aklımızı kontrol edebildiğini gösterdi.

Vernadsky, ise bize jeolojik ve biyolojik süreçlerin birbirleriyle iç içe geliştiğini öğretti. Dünya’daki kimyasal maddelerin döngüsü, canlı maddelerin nicelik ve niteliğinden etkileniyordu. Bu canlı maddeler de Dünya’daki aynı pasif kimyasalların nicelik ve niteliğinden etkileniyordu. Ayrıca kültürel süreçler de (noosfer) kimyasal ve canlı maddelerin (jeosfer ve biyosfer) süreçlerinden etkileniyordu ve bunun tersi de doğruydu. İnsan doğadan ayrı değil, onunla etkileşim içinde var olabiliyordu. 

BÜYÜK BULUŞMA için bunların ötesinde daha da kapsamlı bir zihniyete ihtiyacımız var. Bugün çok sayıda düşünür farklı konumlardan ve disiplinlerden yol çıkarak böyle bir zihniyetin güçlenmesine katkıda bulunuyor.

Şimdi, bireyler, kuruluşlar, şirketler, partiler, devletler, uygarlıklar, ulus ve topluluklar olarak hiçbirimizin hiçbir şeyin merkezinde bulunmadığını, ötekilerden üstün olmadığını, hepimizin bir ve aynı hayatı evrenin yasaları altında yaşayıp gitmekte olduğumuzu anlamamızın zamanı geldi – anlamamızın ve buna göre davranmaya başlamamızın…  

BAĞLANTILARIN GETİRDİKLERİ

Çünkü artık şunları her an yaşar hale geldik:

  • Amazonlarda bir kelebeğin kanat çırpması Pekin’de bir kasırgaya yol açabiliyor.
  • Otomobilimizin saldığı karbon gazları atmosferin en ücra köşelerinin ısınmasını getiriyor.
  • Kuzey Kutbunda buzulların erimeye devam etmesi tüm sahil kentlerinin su altında kalmasını getirecek.
  • Amerika’da bir finans kuruluşunun iflas etmesi bütün borsaların çökmesini getirebiliyor.
  • Söz gelimi Peru’da bir kesimin satın alma gücünün artması ya da azalması Çin’de binlerce kişinin iş bulmasını/ya da işini kaybetmesini getiriyor.
  • Afrika’nın pek bilinmeyen bir köşesinde baş gösteren Ebola virüsü birkaç ay içinde tüm dünyaya ölüm salar hale gelebiliyor.
  • Dünyanın her hangi bir köşesindeki bir olayın haberi daha olay sona ermeden tüm dünyaya yayılabiliyor ve oralarda birçok değişimin tutuşturucusu olabiliyor.

Doğa ve insanlık bu kadar bağlantılı ve herkes ve her şey birbirine bu kadar bağımlı.

Öyle, çünkü milyonlarca yıl içinde hep birlikte bir evrim geçirdik; bu evrim son on yıllar içinde iyice hızlandı. 

BİRLİKTE EVRİM

Gerçekten de insanın biyolojik ve kültürel evrimini evrenin, doğanın ve tüm canlı yaşamın evriminden, doğa ile insanın karşılıklı etkileşiminden ayırmanın mümkün olmadığı bugün daha iyi görülüyor.

Evrenin, doğanın ve insanlığın evrimi aslında kendi kendine örgütlenmenin bir tarihidir. Büyük Patlamayla başlayan o uzun süreçte galaksiler, yıldızlar, gezegenler, atmosfer kendi kendilerini örgütleyerek ortaya çıktılar ve en azından bizim gezegenimizde atomlar, moleküller ve nihayetinde hayat, zihin ve kültür kendi kendilerini örgütlediler. Evrim kendi kendini yöneten bir süreçtir. O nedenle ne dünya evrenin ne insan tüm yaratıkların ne de insan aklı değişimin merkezindedir. Kendini bilmek demek en başta bunu bilmek demektir.

Evrim aynı zamanda çeşitliliğin, uzmanlaşmanın, karmaşıklığın ve bağlantıların artmasının tarihidir. Doğanın evrimi hava ve suyun sürekli akışlarıyla artan bağlantıların tarihidir. Hayatın evrimi çeşitlenen ve uzmanlaşan hücreler arasındaki bağlantılarının, beynin evrimi çeşitlenen ve uzmanlaşan nöronlar arasındaki sinapsların tarihidir. Ekonominin evrimi her biri giderek uzmanlaşan ve çeşitlenen üreticiler arasındaki değiş tokuşların tarihidir…  

Evrenin, biyosferin ve insanlığın evrimi bir ve aynı hikâye akışının farklı görünümlerinden başka bir şey değil aslında. Şimdi bu hikâyeye yeni bir unsurun daha eklenmekte olduğunu görüyoruz. İnsan doğa birlikteliği tekno-âlemle iç içe geçiyor. Tekno-âlem evren, doğa ve insanın kendi kendine örgütlenen uzun vadeli evrimini daha da hızlandırıyor.

Hızla yaygınlaşan ve çeşitlenen iletişim interneti, oluşmakta olan enerji interneti, ve hızla gelişmeye aday nesnelerin interneti ve hayvanların/bitkilerin internetiyle kendi kendine örgütlenen, kendi kendini yöneten, uyarlanabilir karmaşık bir sistem olarak insan-doğa-makine birlikteliği daha da karmaşıklaşıyor. BÜYÜK BULUŞMA daha da yaklaşıyor. 

EN TEMEL SORU

BÜYÜK BULUŞMAYA biz nasıl yaklaşacağız. 21. yüzyılın en temel sorusu budur:

Doğaya nasıl yaklaşacağız? Öteki insanlara nasıl yaklaşacağız? Tekno-âleme nasıl yaklaşacağız?

Bu soru 21. yüzyılın en önemli sorusudur, çünkü doğaya, öteki insanlara ve teknolojiye önceki yüzyıllarda egemen olan anlayışlarla yaklaşmaya devam ettiğimiz sürece BÜYÜK BULUŞMA yerine yaşayacağımız şey sadece BÜYÜK FELAKET olacaktır.

BÜYÜK FELAKET iklim değişikliğinin yeryüzünü yaşanmaz bir hale getirmesi, biz ve ötekiler ayrımlarının, kabileci, cemaatçi, milliyetçi yaklaşımların savaş, terör, sömürü ve yağmayı dayanılmaz boyutlara tırmandırması ve teknolojinin yaşamın değil ölümün ebesi haline gelmesi demek olacaktır. Bu, insanlığın kötü yanlarının galebe çalması demek olacaktır.

Geçmiş yüzyıllarda doğaya ona egemen olmak amacıyla yaklaşıyorduk. Doğanın yasalarını değiştirebileceğimizi sanıyorduk. Bu yaklaşımın bugün bizi getirdiği yer doğanın insanlık için şimdiye kadar olduğu gibi beşik değil mezar olması ihtimalidir.

Geçmiş yüzyıllarda öteki insanlara – bizim ailemizden, kabilemizden, memleketimizden, cinsiyetimizden, dinimizden, milletimizden, sınıfımızdan olmayan insanlara – ya kendimizi korumamız gereken düşmanlar ya da istismar etmek üzere yararlanacağımız olanaklar olarak yaklaşıyorduk. Kendimizi onlardan üstün gördüğümüzde onları aşağılıyor ve eziyor, alçak gördüğümüzde ise kin ve nefret doluyorduk. Eşit haklı eş düzeyler arası işbirliği en son ve geçici olmak kaydıyla aklımıza gelen şey oluyordu. İnsanlar arası çatışmalar, dinler, kültürler, milletler, kabileler, sınıflar arası çatışmalar, bunların yol açtığı krizler ve terörizm bugün tüm dünyada herkesin yaşamını ve güvenliğin tehdit eder hale gelmiş bulunuyor. Kadın cinayetleri çok sayıda ülkede artarak devam ediyor. Çoğu durumda ekonomi doğadan sonra toplumdan da uzaklaşıyor, tüm dünyada ekonomik ve sosyal eşitsizlikler artıyor, servet hızla çok küçük azınlıkların elinde yoğunlaşıyor. İnsanların büyük kısmı çalışmaktan haz alamaz hale geliyor, çok dar grupların av alanına dönüşüyor.   

Geçmiş yüzyıllarda teknolojiyi bir araç olarak görüyorduk, ona istediğimiz gibi hükmedebileceğimizi sanıyorduk. Oysa bugün birçok sorunumuzun temelinde teknolojik ilerlemenin öngörülemeyen sonuçları yatıyor. Teknolojinin kendine özgü bir doğası olduğunu anlamak ve bununla uyum içinde yaşamaya çalışmak, doğayla teknolojinin uyumunu aramaya başlamak gerekiyor.

Fikir ve teorilerin de bir tür teknoloji olduğunu görürsek, onların da kendi başlarına bir hayatları olduğu anlayabiliriz. O zaman fikir ve teorilerimizin de BÜYÜK FELAKETE değil BÜYÜK BULUŞMAYA hizmet eder hale gelmesi gerektiğini anlayabiliriz.  

İYİDEN YANA İŞLEYEN KUVVETLER

Ne güzel ki bugün BÜYÜK BULUŞMA doğrultusunda çalışan güçlü kuvvetler var.

İnternet şimdiye kadar daha çok insanları insanlarla, fikirleri fikirlerle bağlayan bir iletişim aracıydı. Şimdi enerji internetinin, nesnelerin internetinin ve hayvanların/bitkilerin internetinin gelişmeye başlamasıyla internet insanlarla doğa ve hayvanlarla ve insanlarla makineler arasında bağlantılar kuruyor. Giderek internet bir arada evrim geçiren doğa, insanlık ve fikirler de dahil tekno-âlemin, tek ve bütünsel bir organizmanın, sinir ve damar ağları haline geliyor.

Böylece internet bizi diğer bütün insanlarla ve canlılarla, insanlığın tüm kültürel birikimi ve varlığıyla, tüm olay ve gelişmelerle, tüm makine ve nesnelerle, tüm teknolojilerle – geçmişin tüm birikimiyle ve geleceğin tüm potansiyelleriyle – gerçek zamanda bağlantılı hale getirebilecek hale geliyor.

Biz, bir bütün olarak varlığımızı sürdürmek ve birlikte yaşadığımız ama genellikle biyosfer topluluğunu teşkil ettiğini kavrayamadığımız diğer canlılarla ilgili olarak empati ufkumuzu genişletmek için gerekli sosyal farkındalığı burada yaratıyoruz.

Hava, su, deniz ve okyanuslar, otlak ve meralar, enerji kaynakları, insan genomu, geniş bant ve internet – tüm bunlar tüm insanlığın ortak kaynaklarıdır. İnsanlık tarihi bunların kısmen ya da tamamen ortak sahiplikten özel mülkiyete geçmesine tanıklık etti; bu, geçmişte bunların korunmasına katkıda bulunmuş olabilir, ama artık görülüyor ki, ancak insanlık herkese gerekli olan bu ortak kaynakları ortak yönetebilirse bunlar sürdürülebilir olabilecek. Ortak yönetimin önkoşulu insanların biz ve ötekiler ayrımlarını aşabilmesidir.

Uzmanlaşmanın muazzam çeşitlendiği, ulaşım ve iletişimin muazzam kolaylaştığı, inovasyonun belirleyiciliğinin muazzam arttığı 21. yüzyıl koşullarında tek gerçekçi ve sonuç alıcı iş yapma tarzı işbirliği, yaratıcılığın tek olası biçimi de birlikte yaratım olarak beliriyor. Bugün ağlar işbirliğini daha çok destekliyor.

Dünya çocukları artık “ekolojik ayak izi” denen kavramı öğreniyor. İnsanların ve diğer tüm canlıların yaptığı her şeyin, biyosferin başka bir parçasında yaşayan bir başka insanı veya canlıyı etkileyen ekolojik bir ayak izi bıraktığını anlamaya başlıyorlar. Noktaları birleştiriyor, tüm canlıların biyosferdeki ekosistemler içindeki diğer canlılarla, çok çeşitli şekillerde iç içe geçmiş sinerjik ilişkiler sayesinde varlığını sürdürdüğünü idrak ediyorlar. Tüm sistemin düzgün işlemesinin, unsurlar arasındaki sürdürülebilir ilişkiye bağlı olduğunu yavaş yavaş onlar da kavrıyor. Yeni nesil, biyosferin en büyük ailemiz ve onun sağlığı ve esenliğinin bizim sağlık ve esenliğimizin kaynağı olduğunu öğreniyor.

Tarihte ilk kez hiyerarşilerde daha yukarılarda olanları kendine örnek almayan ve durumunu kendisi yaparak değiştirebilecek olan bir kuşak yetişiyor.

Yeni nesil Skype üzerinden küresel dersliklerde ders görüyor. Facebook üzerinden dünyanın dört bir tarafındaki arkadaşlarıyla sosyalleşiyor. Twitter üzerinden milyonlarca kişiyle dedikodu yapıyor, evini, kıyafetlerini ve akla gelebilecek hemen her şeyini İletişim İnterneti’nde paylaşıyor. Enerji İnterneti ile yeşil elektriği üretip paylaşıyor, gelişmekte olan Lojistik İnterneti’nde araba, bisiklet ve toplu ulaşımı paylaşıyor. Bu süreçte insanoğlunun serüvenini sınırsız ve koşulsuz maddi büyümeye tabi olmaktan sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya taşıyor. Bu dönüşüme insan ruhundaki bir değişim de eşlik ediyor. İnsanoğlu, ekolojik bilince ve İşbirliği Çağı’na terfi ediyor.

 AKIŞLAR DÜNYASI

Artık para, toprak, petrol, silikondan daha önemli olan bağlantılar ve bağlantılılık. Daha önemli çünkü bağlantılar akış kanallarıdır. Ürünlerin, paranın, enerjinin, bilgi ve enformasyonun ağlardan ağlara, insanlardan insanlara akması bağlantılar sayesinde mümkün oluyor. Büyümenin gelişmenin yolu akmak, çünkü ağlar akışlar sayesinde büyümenin dinamizmini yaratan geribildirimleri alabiliyor.

O nedenle artık biriken ve yığılan değil akan şeyler – akan para, akan bilgi ve enformasyon, akan enerji, mobil insan – önemli ve değerli. Akışların engellenmesi ve durması ölüm demek, tıpkı vücutta akan kanın, hücreler arası iletişimin durmasının getireceği sonuç gibi.

Akması gereken şeyleri istifleyip yığan, akışlar arasına duvarlar çeken anlayışlar artık insanlığa en büyük zararı veriyor, krizlere yol açıyor.

Al ve ver, akışlara köprü ol! 

BİZİ BİZ YAPAN SOSYAL VARLIĞIMIZDIR

Vardığımız bu yeni yerde bir an için durup geriye ve günümüze baktığımızda hayatı ve evrimi bambaşka görmeye başlayabiliriz.

Bugün evrim biyologları ve sinirbilimciler, insan tabiatının son birkaç yüzyılda bize öğretilen gibi olmadığını söylüyor. Aydınlanma filozofları, modern çağın başlarında bize insan tabiatının rasyonel, materyalist ve faydacı olduğunu söylediler. İnsan, özerk olma ihtiyacıyla hareket ediyor, kendi çıkarları için yaşıyordu. Tüm bu özellikler de insanın daha fazla mal mülk edinmesi ve kendisini bir ada gibi başkalarından soyutlaması sonucunu doğurdu. Yeni bilimsel çalışmalarsa başka şeyler söylüyor. Canlılar arasında en sosyal olan varlık insandır. Yalnız yaşayamayız. Toplum içinde kabul görmek, toplumun bir parçası olmak isteriz.

Biz insanlar özünde sosyal yaratıklarız. İnsan doğası sosyaldir. Tek başımıza var olamayız. İşbirliği doğal varlık koşulumuzdur. Beynimiz ve tüm beceri ve yeteneklerimiz sosyal ilişkilerimiz içinde ve sosyal ilişkilerimiz için gelişmiştir. Benliğimiz ancak diğer insanlarla ilişkimiz içinde tarif edilebilir. Yeme içmemizden uyumamıza sevgimizden nefretimize, her şeyimiz sosyal belirlenmiştir. Başkalarının farkında olmadan kendimizin farkında olamayız. Yaratıcılık ve deha da bireysel özellikler olmaktan çok sosyal ilişkiler içinde beliren özelliklerdir.

En temel güdümüz sosyalleşme arayışıdır. Belli bir maddi konfora ulaştıktan sonra bizi mutlu eden şeyler sevgi ve arkadaşlıktır. Sahip olup açgözlü bir şekilde tüketmeyi değil ait olmayı isteriz. Gerçekte en istediğimiz şeyler yani sevgi, takdir ve kabul görmek sınırsızca boldur. Kendi çıkarlarımızın yanı sıra başkalarının esenliğiyle de ilgili olmamız doğamızda vardır. Doğada ve toplumda var kalma mücadelemizin başarısı fiziksel yeteneklerimizden çok sosyal yeteneklerimize bağlıdır.

Hayatımızın başlarındaki kişisel hikâyemize baktığımızda en çok öne çıkan anıların pek azı maddi bir kazanımla, ün veya servet sahibi olmakla ilgilidir. Varlığımızın özüne en çok tesir eden anlar, empatik durumlar, kendi benliğimizden sıyrılıp bir başkasının varoluş mücadelesini her şeyiyle hissettiğimiz anlardır.

Kültürümüzün en değerli unsurları, dil, müzik, dans, öğrenim hep sosyal ilişkiler içinde gelişmiştir. En büyük mutluluğu bireysel gelişimimize en büyük alanı bırakan sosyal ilişkiler içinde buluruz.

Sosyalleşme güdümüz, sinirsel devrelerimize yazılmıştır ancak kültürümüz tarafından ya desteklenir ya da yok edilir.

 İLİŞKİLERİN BİRİKİMİNDEN BAŞKA NEYİZ Kİ?

Kültürümüzün yeni bir anlayışı, yeni bir ahlakı, yeni bir davranış kültürünü de kurma yolunda dönüşümünü sağlamak için şunları dikkate alabiliriz.

  • İnsan olarak tüm canlı yaşamın evriminin bir ürünüyüz. Genlerimizde tüm öteki canlılarla ortak genler var, beynimiz hayvanların evriminin tüm aşamalarını yansıtan bir yapıda. Her insan tüm canlı yaşamın somut bir simgesi.
  • Her fikrimizin, her teorimizin temelinde daha önce geliştirilmiş bütün fikirlerin, bütün teorilerin bir unsuru var. Her fikir insanlığın tüm fikirlerinin somut bir simgesi. Her fikre saygı duymalıyız.
  • Bütün dinler dinler tarihinin birikimli bir ürünü, en yeni dinde en eski Şamanist geleneklerin devamlılığı var. Dinimiz (ya da dinsizliğimiz) insanlığın tüm inançlarının (ya da inançsızlıklarının) somut bir simgesi. Dinler insanlığın evriminin ayrılmaz bir unsuru oldu. İnançların inançsızlıklar olmadan var olamayacağını da anlamalıyız.
  • Her teknoloji, balta ve tekerliğin icadından bu yana geliştirilmiş tüm teknolojilerin birikimli bir sonucu. Her teknoloji insanlığın tüm teknolojik birikiminin somut bir simgesi. İnovasyon bu birikimi insana ve doğaya hizmet doğrultusunda güçlendirmek amacına bağlı olmalıdır.
  • Bugün kullandığımız her ürünün, yararlandığımız her hizmetin üretimine dünyanın dört bir köşesinden kimsenin kesin sayısını bilemeyeceği kadar çok sayıda insanın somut katkısı var. Hepsi bizim yaşamımızı etkiliyor, bizim her davranışımız onların hepsinin yaşamını etkiliyor. Her ürün tüm insanlığın ve tüm doğanın bağlantılılığının çok somut bir simgesi. Dünyamız gerçekten artık çok küçük bir köy.
  • Doğadaki ne en güçlü, ne de en hızlı yaratık idik. Bu kadar gelişmemiz sosyalleşmemizin ve diğerleriyle işbirliği yapmayı başarmamızla mümkün oldu.

 

Kısaca, her birimiz canlı ve cansız doğaya ve diğer insanlara borçluyuz. Her bir nesneyi ve her bir canlıyı, elle tutulabilir ya da tutulabilir olmayan her bir varlığı Büyük Patlamadan bu yana gerçekleşmiş tüm evrimin bir simgesi olarak, bütünsel evrenin bir parçası olarak görüp kutsal bilmek, ona saygıyla yaklaşmak, yeni bir ahlak anlayışının temelini oluşturabilir. Ve insan yaşamını ve doğayı kutsayan, insanın iyi yanlarını öne çıkarmayı öğütleyen yanlarıyla bütün dinlerin bileşiminde böyle bir ahlak için sağlam temeller bulunabilir.

Dinleri, milletleri, medeniyetleri kendilerinin diğerlerine kıyasla daha üstün ya da değerli olduğuna inandırmaya çalışan ideolojiler şimdiye kadar insanlığa çok şeyler kaybettirdi. Aynı şey kendi gelişme yolunun tek doğru ve sonuç alıcı yol olduğunu diğerlerine kabul ettirmeye çalışan yaklaşımlar için de geçerli. 

HADDİMİZİ BİLİRSEK

Unutmayalım ki, bizler diğer insanlarla ilişkiler kurarken ya da nesneleri yaparken, teknolojileri geliştirir ve teknolojik çeşitliliği artırırken, aslında bizden önce başlayan ve bizden sonra da devam edecek olan bu hikâyenin yazılmasına katkıda bulunuyoruz. Bizden çok daha büyük bir şeyin parçası oluyoruz.  

Bu durumda insan, eğer haddini bilirse, doğa-insanlık-teknik-âlemin oluşturduğu o muazzam organizmanın sağlığına büyük katkıda bulunabilir. Ve bu onun için hayatının anlamı ve en büyük mutluluk kaynağı olabilir.

Bugün geçmişin mirasını korumak, bugünü huzur içinde yaşamak ve sürdürülebilir bir gelecek kurabilmek için böyle yeni bir ahlak anlayışına ve davranış kültürüne ihtiyacımız var.

O nedenle günümüzde tek geçerli strateji olabilir: sağlıklı, anlamlı ve zengin içerikli karşılıklı bağımlılıklar, özenli ilişkiler geliştirmek – bunun için nasıl davranacağız sorusunu yanıtlamak. Liderlerin yeni rolü de insan davranışlarını karşılıklı bağımlılıkları zengin, yaratıcı, yapıcı, sağlıklı kılmaya yönlendirmek olmalıdır.

Günümüzde kalkınma ve büyümenin tek bir anlamlı ölçüsü olabilir: kimse kimseye tabi olmak zorunda olmadan birlikte düşünme ve çalışma yeteneğimizin gelişkinlik derecesi.

Evrim incelendiğinde şu görülüyor: Kazanan stratejiler her zaman cömert, umut dolu ve hataları affedici olanlar oluyor.

O zaman iyi ile kötü arasındaki insanlık kadar eski etkileşimi de iyiden yana etkilememiz, birey ile topluluk, bizimkiler ile ötekiler arasındaki sonsuz gerilimi yumuşatabilmemiz mümkün olabilir. 

ALTIN KURAL HALA GEÇERLİ

Biz insanlar sayısız yıldız ve galaksisiyle o uçsuz bucaksız evrenin ücra bir yıldızında, taşı toprağı havası suyuyla ve tüm canlılarıyla karşılıklı etkileşim ve birlikte evrim içinde bugünlere geldik. Her birimiz doğa ve kültürün ayrılmaz bir parçasıyız. Yüzbinlerce yıl önce ayrı ayrı milyonlarca noktadan yola çıkıp bugün farklı ırk, dil, din, kültür, kimlik ve çıkarlarımıza rağmen birbirleriyle giderek artan bağlantılar içine giren ve kaçınılmaz olarak küresel köyde birbirleriyle buluşmaya giden insanlarız. Birlikte düşünmeyi ve birlikte çalışmayı daha iyi öğrenerek bu Büyük Buluşmanın bizi ve dünyamızı sürdürülebilir bir geleceğe taşımasını umuyoruz.  Böyle bir geleceği birlikte yapmanın yollarını arıyoruz.

Aslında çok da değişen bir şey yok. Atalarımızın on binlerce yıl önce dile getirdiği şu altın kural hâlâ en etkili davranış reçetesi olmaya devam ediyor:

Sana yapılmasını istemediğini sen de başkalarına yapma! Başkalarına sana davranmalarını istediğin gibi davran!