Marks’dan Değil “Marksizm”den Kurtulmalıyız



Zülfü Dicleli  19/09/2008 11:47:52 (1753 okunma)



Marks’dan Değil “Marksizm”den Kurtulmalıyız

Soldaki tartışma sürecinde "Marksizm yenilenebilir mi, yenilenemez mi?" sorusu ortaya çıktı. Günümüzdeki tartışmalarda Marksizm’in hemen hemen bütün "temel ilkelerine" eleştirel yaklaşılması, şu sorunun gündeme gelmesine yol açıyor: "Dogmatizmden arındırıldığında Marksizm’den geriye ne kalıyor?" Ya da şu soru akla geliyor: "Yaşadığımız çağ dönümünde, Yeni Çağ'ın sona ermesiyle birlikte Marksizm de tükenmiş midir?"

Tartışmalarda, "Marksizm artık yenilenemez" görüşünün karşısında, "Marksizm değişime ve gelişime açıktır, yaratıcı bir çalışmayla yenilenebilir" görüşü savunuluyor.

Bu iki görüş arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız? Bence hayır! Şimdi daha iyi görüyorum ki, soru bu değil, "Marksizm yenilenebilir mi, yenilenemez mi?" sorusu yanlış bir soru. O nedenle de yanıtlanması olanaklı olmayan bir soru.

Soru yanlış, çünkü bizzat "Marksizm" kavramı, doğru olmayan, hakikati yansıtmayan, gerçeklikte bir karşılığı olmayan bir kavram, bir yanılsama. İster "yenilenebilir", ister "yenilenemez" diyelim, her İki durumda da bütünsel, total bir teori olduğunu varsaydığımız bir "izm"den söz ediyoruz. Bizlerin düşüncesinde her zaman böyle bütüncü bir teori olarak bir Marksizm var olageldi, ama gerçekte böyle bir şey hiç oldu mu, olabilir miydi?

Marksizm dediğimiz zaman, Marks'ın, Engels'in ve onlardan sonra kendilerini Marksist olarak tanımlayan düşünürlerin ürünlerinin toplamını, bu doğrultudaki politik etkinlikleri ve sonuçlarını anlıyoruz. Marksist düşünürler ve politikacılar arasında çok büyük farklılıklar var, ama gene de Marksizm genel bir kavram olarak hepsini kapsıyor. Çünkü hepsinin ortak özelliği, savundukları görüşlerin "bütünsel bir teori" oluşturduğunu kabul etmeleri. Ne ki, bu kabul savunulan teorinin kendisinden çok, teori-pratik-gelecek arasında kurulan, biz Marksistlere özgü bir ilişkiden kaynaklanıyor.Marksist teoriyi Marksist yapan, bu teoriden çok, Marksistlerin ona verdiği anlam, onların teoriye yaklaşımı oluyor.

Bütün önemli konuları her zaman aydınlık, güvenli bir geleceğin içinde görmek isteği Marksistleri belirleye geldi. Bu mutlak isteğin prizmasından bakıldığında, teori, bu geleceğe ışık tutmakla işlevliydi (tek gelecek, komünizm inancı, kaçınılmazlıkla bütüncü bir teori anlayışını, her önemli konuyu o tek bağlamda birleştirerek açıklayan, bugünün ve geleceğin bütün sorularının yanıtlarını tohum halinde de olsa içeren bir teori anlayışını koşullandırıyor), pratik ise ancak o geleceğe götürecekse anlamlı, ciddiye almaya değer oluyordu. Bütün sorunların o gelecekte mutlaka çözülmüş olacağına olan mutlak inanç, teori ile pratik arasında, gene Marksistlere özgü bir ilişki kurulmasına yol açıyordu. Teori geleceğin yolunu aydınlatıyordu ve o, pratiğe uygulandığında gelecek (komünizm) kaçınılmazlıkla gerçekleşecekti. Pratiğin (yaşamın), teoriyi (düşünceyi) izleyebileceğine olan tartışılmaz inanç, Marksist politikanın en büyük zaafı oldu.

Bu "Marksist" istek ve inancın prizmasını bir kena¬ra bırakıp, bunun esiri olma¬dan baktığımızda ise, Marks'ın ve Marksistlerin teorik çalışmalarında, Marksist politikacıların mücadelelerinde eşsiz değerler buluyoruz. Bugünün sorunu bu anlayıştan, "Marksizm”den kurtulmak, Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den, Gramsci'den ve ötekilerden değil.

Marks, hiçbir yapıtında, "Marksizm", "diyalektik materyalizm" gibi kavramlar kullanmadı. Teorik çalışmasının ağırlığını "kapital"in (sermayenin) hareket yasalarını ortaya çıkarmaya verdiyse de, O'nda "kapitalizm" kavramına da pek rastlanmaz. Düşüncesinin "temel ilkelerini” formüle etmeye de çalışmadı. "Ekonomi Politiğin Eleştirisi Üzerine”nin "Önsöz"ündeki kısa bölüm dışında böyle bir formülasyon çabasına rastlanmaz. Hayatının son yıllarında, Kapital'in ilk cildini yeniden gözden geçirmek istedi, ama buna zaman bulamadı. Sağlığında, kendini Marksist olarak tanımlayan yandaşları ortaya çıktığında, "ben Marksist değilim" dedi.

Marks'ın yazdıklarında birbiriyle çelişen pek çok yan vardır. Başka türlü de olamazdı. Gerçek yaşamın çelişkileri, sorunları düşüncede yansır.

Sorun Marks'ta da, Marksistlerde de, yaşamın çelişki ve sorunlarının çözümünü düşüncede aramaktan çıktı. Düşünce olmadan sorunlar elbette çözülemez, ama sorunlar ancak pratikte, yaşamın içinde çözülür. Daha doğrusu çözülebilir. Çünkü bütün sorun ve çelişkilerin çözülebileceğini varsaydığımız için, düşüncemizin, teorimizin, Marksizm’in, bütün sorunların çözüm yolunu gösterebileceğine, her şeyi açıklayabileceğine de inandık. Oysa insan, pratikte bir sorunu çözerken, bir dizi yeni sorun yaratıyor. Bütün sorulara yanıt verebilmek, bütün sorunlara çözüm yolları bulmak iddiası, Marksistlerin hem gerçekten açıkladıkları ve anlamlandırdıkları gerçeklerin önemini gölgeledi, hem de gerçekten çözdükleri sorunların değerini azalttı.

Marks'ı ve öteki büyük düşünürleri, şimdi "Marksist bakış açısını" bir kenara bı¬rakıp yeniden okumamız gerekiyor. O zaman Marks'ta çok belirgin bir şekilde öne çıkan determinist yaklaşımların yanı sıra olasılıkçı yaklaşımları da, kosmos (düzenlilik) arayışının yanı sıra kaosu saptadığı yerleri de, üretim tarzı ve sınıf paradigmalarının, değer teorisinin yanı sıra, bunlarla gerçek yaşam ara¬sındaki mesafeyi aşmada sık sık karşılaştığı problemleri de göreceğiz.

O zaman; örneğin Marks'ın önce "proletarya döktatörlüğünün ilk uygulaması" diye tanımladığı Paris Komünü'nden daha sonra "yalnızca olağanüstü koşullardaki bir kentin ayaklanması" olarak söz ettiğini ve "azıcık bir sağduyuyla bütün halk için yararlı bir uzlaşmaya varabilirlerdi" diye eklediğini, Engels'in 1895'de "Fransa'da Sınıf Mücadeleleri"ne "Önsöz"de, Marks'la birlikte öngöremedikleri şekildekapitalizmin kendini yineleyebildiğini ve artık bilinçsiz çoğunlukların başındaki bilinçli azınlıkların eylemleriyle sonuç almanın olanaklı olmadığını yazdığını ve Lenin'in "Son Makaleler”inde sosyalizmin kuruluşunda devlete, ekonomiye ve partiye ilişkin bütün görüşlerini köklü şekilde değiştirdiğini okuduğumuzda, "marksist-leninist" devlet, devrim, sosyalizm ve parti teorilerine ilişkin görüşlerimizi eskiden olduğu gibi gözden geçiremezlik edemeyeceğiz.

"Marksist teori"yi ilk kez Engels formüle etti. Dühring'in Marks'ın görüşlerine yönelttiği eleştirileri yanıtlamak ve onun öne sürdüğü bütüncü teoriyi çürütmek ihtiyacı ortaya çıktığında, Engels, Anti-Dühring'de, Marks'ın ve kendisinin gelitirdiği görüşleri bütünsel bir teorinin bileşenleriymiş gibi ortaya koydu. Dühring'in, kendisinin "bilimde bütünsel bir devrim" yaptığı iddiasının kurbanı oldu. Engels'in ölümünden on yıl sonra Plekhanov, "Marksizm bütünsel bir teorik sistemdir" diye yazıyordu.

Marks'ın görüşleriyle rezonansa giren proletaryadan ve daha sonra Lenin'in görüşlerinin etkilediği, Ekim Devrimi'nin ışıklarının hareketlendirdiği ezilen halklardan duyulan korku sonucu egemen güçlerce Marksizm’e yöneltilen sürekli ve yoğun ideolojik saldırı da, Marksistlerin kendi doğrularına olan inançlarını pekiştiren, teoriye ideolojik yaklaşımlarını kuvvetlendiren, eleştirel yaklaşımı engelleyen bir faktör oldu. Bu koşullarda, bütünsel teorinin bilimsel politik sonuçlar sağladığına olan inancın Marksist politik harekete insanların katılmasında büyük işlev görmesi ve Marksistlere büyük bir üstünlük duygusu vermesi yüzünden, hareket içinde bu "bütünsel teori" iddiası, hiçbir zaman sorgulanmadı ve sorgulatılmadı.

Toplumsal düşüncede 19.yy'a özgü olan total teorilerin (Marks, Durkheim, Weber; hepsinin yaklaşımları böyleydi) yetersizliği, 20 yy'da mikro düzeyde de analiz ihtiyacının belirmesiyle ortaya çıkmışken, Marksist harekette bu sorgulama gene yapılmadı. 

Şimdi sorgulamamız gereken budur.

Eğer bütünsel, her şeyi kapsayan bir teori, bir düşünce sistemi olamayacağını kabul edersek, o zaman Marks gibi büyük bir düşünür, bizim yanımızda olmaya devam eder. Ama bu kez başka büyük düşünürler ile birlikte olarak! Tersi durumda, sanıyorum, son yıllarda birçok kez olduğu gibi, yaşamın hareketinin, gelişmesinin özelliklerini anlamaktan gene uzak kalacağız ve "Marksist" rozetlerimiz ne yazık ki; artık yalnızca bir alay konusu olacaktır.

Marks olmadan dünü olduğu gibi bugünü de anlamak artık mümkün değildir. Örneğin, "sınıf kavramı" olmaksızın, sömürü süreçlerini anlamak, incelemek söz konusu olamaz. "Sermaye" kavramı olmaksızın, modern devletlerin ekonomiye müdahalelerini, sosyal politikalarını, dış politikalarını açıklayamayız. Fakat sorunların sahibi olan ve çözüm potansiyelini içlerinde taşıyan insanları, onların bütün toplumsal ve politik davranışlarını, eylemlerini yalnızca sınıf çıkar ve kimlikleriyle açıklamak dün olduğu gibi bugün de mümkün değil. Bunun için başka teorik ve politik yaklaşımlara da ihtiyaç var. Teorik çoğulculuk anlayışına, çok paradigmalı bir teorik çalışmaya ulaşmalıyız.

Ama burada hemen teori ile pratik ilişkisine yeni bir tarzda yaklaşmanın zorunlu olduğunu eklemek gerekiyor. Teori, yaşamı, hareketi anlamak için vazgeçilmezdir. Ama yaşamı, hareketi ancak onu değiştirme faaliyeti içinde, mücadele içinde anlayabiliriz. Her şey, pratik sürekli değişiyor. Onun için teoride sürekli yeniden kuruluş gerekiyor. Marks'ın, Marksist olsun olmasın öteki düşünürlerin teorik çalışmaları ise bizim teoride ve pratikte yaşamı anlama çabalarımız için ancak belli yönelimler sağlayabilir.

Teori çoğu durumda pratiğe uymaz. Pratiğin zenginliği, ancak, o da her zaman değil, politikada kapsanabilir. Pratiğin doğrulamadığı teori değerinden bir şey kaybetmez. Yalnızca bizim yaşamı, hareketi anlama çabamıza bu yanıyla yardımcı olur.
Teori bir "eylem kılavuzu" değildir, yalnızca eyleme, pratiğe yaklaşım sağlar. Eylem, teorinin öngörmesi hiçbir zaman mümkün olmayan kendi somut koşulları içinde kendi yolunu çizer. Ama ancak teoriye önem veriyorsak, bir teorik yaklaşımımız varsa, eylemin kendisinin ortaya çıkardığı yeni koşulları da anlamayı, buna göre politikamızda yeni yönelimler seçebilmeyi başarabiliriz.

Teori ile pratik ilişkisini yeni tarzda kurmaktan, ben, sürekli teorik arayış içinde olmayı, bütün toplumsal teorileri dikkate almayı ve sürekli politik pratikte yer almayı anlıyorum. Pratiği yalnızca teoriye bakarak anlamaya çalışmaktan olduğu kadar pratiği, yaşamı teoriye uydurmaya çalışmaktan da vazgeçmek gerektiğini düşünüyorum.

Geleceği bugünden içerdiği varsayılan ve işte o nedenle de bir geleceği olmayan "Marksizm”i değil, yarını yalnızca bugün yapacaklarımızın sonucu olarak gören, bu nedenle de halkımız ve insanlık ve gelecek kuşaklar önünde sorumluluğumuzu kat kat artıran bir anlayışı doğru buluyorum. Artık insanları gelecekteki başarısı, "bilimselliği" nedeniyle "kesin" olan bir harekete davet etme kolaycılığından vazgeçip, insanları kendi bağımsız rollerini oynayarak, kendilerini gerçekleştirerek güçlendirecekleri bir harekete davet etmeye başlamamız gerekiyor. Böyle bir harekette, her ölümlü gibi doğruları ve yanlışlarıyla, ama her şeyden önce insana yaraşır bir dünya için rol oynama azimleriyle Marks da, Engels de, Lenin de tıpkı Weber, Freud, Sartre, Olof Palme, Gandhi ve Sakharov gibi bizlerle birlikte olacaktır. (BİRLİK Dergisi Mart 1991 )

***


Yeni devrimciler

"Bireyin gerçek zihinsel zenginliğinin tamamen
bireyin gerçek ilişkilerinin zenginliğine bağlı 
olduğu açıktır. İşte yalnız bu yolladır ki tek tek 
her birey kendi çeşitli ulusal ve yöresel 
sınırlarından kurtulacak, bütün dünyanın 
üretimiyle (zihinsel üretim de dahil olmak
üzere) pratik ilişkiler içine girecek 
ve (insanların yarattıkları) her alandaki bütün 
dünya üretiminden yararlanma yeteneği edinecek 
duruma gelecektir”
 . Marx-Engels, Alman İdeolojisi

Yeni bir sol arayışında, “iç dinamikleri harekete geçirecek” bir yeni sola olan ihtiyaçtan söz ediliyor. Çok güzel, çok doğru da iç dinamikleri harekete geçirecek olanları harekete ne geçirecek? Hangi fikirler, hangi vizyon? Yeni solu asıl örgütleyecek olan ilke yeni fikirler, zamanın ruhuna uygun fikirler olacaktır. Partiyi de, onun iç yaşamını da, toplumun çeşitli kesimleriyle olan etkileşimini ve çalışma tarzını da, iktidara yaklaşımını da belirleyecek olan şey fikirleri olacaktır. Yeni solun, daha doğrusu yeni devrimci bir hareketin örgütleyici fikirleri, diyorum, acaba şunlar olabilir mi:

Cumhuriyetimizi 21. yüzyılda:

a) derinlemesine demokratikleştirmek (katılımcı demokrasi - bireyleşme); 

b) sosyalleştirmek (sosyal demokrasi – eğitimli, sağlıklı, meslek sahibi bireyler); 

c) bilgileştirmek – sanayileştirme sonrası aşama anlamında – (öğrenen demokrasi – )bilgi çağını kucaklayan bireyler ve 

d) küreselleştirmek (kozmopolit demokrasi – dünya vatandaşı bireyler). 

Böylece; bireyin gerçek ilişkilerini zenginleştirmek; onun bütün dünya üretimiyle pratik ilişkiler içine girmesini desteklemek ve bireyin bütün dünya üretiminden, zihinsel de dahil, yararlanma yeteneği kazanmasını sağlamak hedeflenmiş olacaktır. 

Uzun vadeli ve köklü-çok yönlü dönüşümleri hedefleyen bu amaçlar, aynı zamanda uğrunda her gün bir şeyler yapılabilecek ve elle tutulur başarılara ulaşılabilecek amaçlardır. Mücadele etmeye değecek amaçlardır. 


Yeni devrimcilerin….

Sancakları yoktur; borazan çalmazlar. 

Sonuçları geniş kapsamlı, ancak araçları sıradandır. 

Kararlılıklarında katı, ancak onları gerçekleştirme yollarında esnektirler. 

Eylemleri önemsiz olabilir, ancak bir virüs gibi yayılabilir.

Hızlı değişim için yanıp tutuşurlar, ancak sabırlı olmaya güvenirler. 

Genellikle bireysel olarak çalışırlar, ama gene de insanları bir araya toplarlar. 

Gündemlerini gürültülü bir şekilde dayatmak yerine konuşmalar başlatırlar. 

Güçlü düşmanlarla savaşmak yerine güçlü dostlar ararlar. 

Başarısızlıklar karşısında yollarına devam ederler. 


Tüm bunları yapmak için, değişimi gerçekten olduğu şekilde anlarlar: aniden meydana gelebilecek, ama çoğunlukla zaman, adanmışlık ve sonuna kadar dayanmak için sabır gerektiren bir dönüşüm.