Türk aydını yol ayrımında


Gönderen Zülfü Dicleli
 - 19/03/2009 0:19:06 (923 okunma)
Zülfü Dicleli

Türk aydını yol ayrımında

Bugün başlıca İslamcılık, Kemalizm, liberalizm ve sosyalizm ile bunların çeşitli renkleri arasında bölünmüş olan Türk aydınları (Türkçe düşünüp yazan ve konuşan aydın anlamında) arasında kimlik sorunu üzerine giderek yoğunlaşan bir tartışmaya tanık oluyoruz. Gerek kendi ülkemizde farklı kültürel kimliklerin varolduğu bilince çıktıkça, gerekse bizi çevreleyen dış dünyayla ilişkilerimiz arttıkça, kimlik sorununun önem kazanması hiç de şaşırtıcı değil. Farklı kimliklerle her yeni tanışma, kaçınılmaz olarak kimlik karşılaştırmalarını, yeni kimlik arayışlarını, kimlikleri yeniden tanımlama çabalarını gündeme getiriyor.

"Biz kimiz?" sorusu bugün kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Değil, çünkü sorunun yanıtı yalnızca geçmişte ve bugünde değil, daha çok gelecekte yatıyor. Asıl yanıt, geleceğe yönelik olarak bugünden yapacağımız tercihlere göre belirlenecek.

Bugün yapılacak tercihler büyük önem taşıyor, çünkü önümüzde bir değil, birçok gelişme alternatifi var. Gelişme alternatiflerinin çokluğu, özel olarak ülkemizin, genel olarak da bütün dünyanın, bütün insanlığın köklü bir değişim ve dönüşüm aşamasında bulunmasından kaynaklanıyor.

Biz bugün aslında derin bir kültür dönüşümü sürecinde yaşıyoruz. Türkiye'yi de pençesine almış olan kültürel değişim sü¬reci yerel değil evrensel bir süreç. Kimlik bunalımı yalnız bizde değil, bütün dünyada yaşanıyor. İnsanlık bir bütün olarak bir uygarlık krizi içinde. Bu kriz aslında bir uygarlıktan bir yenisine geçişin krizi. Sanayi uygarlığından giderek uzaklaşıyoruz. Yeni bir uygarlığa adım atıyoruz. Bir çağ dönümü anında yaşıyoruz.

Hangi Bağlamda?

Ne var ki, İslamcı, Kemalist, liberal, sosyalist kamplaşması, henüz içine girdiğimiz kültürel dönüşüm sürecinin öncesinde oluşmuş ön kabullerden yola çıkan tartışmalarla belirlendiği için, bu konularda topluma ışık tutmaktan oldukça uzak kalıyor. Tartışma konuları genellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete dönüşmenin (yani Birinci Büyük Savaş sonrası dünyasının paradigmalarının) ya da Tek Parti Dönemi'nden ok Partili Döneme geçişin (yani İkinci Büyük Savaş sonrası dünyasının para¬digmalarının) sorunlarından oluşuyor. Bugünden çok, geçmişin muhasebesi öne çıkıyor.

Kuşkusuz, bu tartışmalar zorunlu ve yararlı, ama geçmişin analizleri güncel bir bağlam içine oturtulamadığında, önümüzü aydınlatmada yeterince yararlı olmuyor. Bizi, ihtiyacımız olan yeni fikir ve yaklaşımlara esinlendirmekten çok, geçmişin tartışmalarına kilitliyor. Bu ise, geleceği arama, geleceğin yapılmasına katılma arzusunu köreltiyor, bizi bugünden koparıyor, geçmişe özlem duygularını körüklüyor.

Günümüzün sorunlarının çözümlerini geçmişte arama eğiliminin bugün bu kadar güçlenmesi, aslında içinde yaşadığımız ama henüz tam kavramlaştıramadığımız büyük çağ dönümü anının karmaşıklığı karşısında düşüncenin taşıdığı ataletin bir sonucu. Düşünce çoğu kez büyük bir sıçramayla dönüşümün içine atılıp onunla boğuşa boğuşan onu kapsayıp aşmayı başaramıyor ve çareyi daha gerilere, en gerilere, en eskilere, ilk baştaki köklerine dönmede buluyor. Bu durumda Kemalizm, sosyalizm, İslamcılık ve hatta liberalizm, fundamentalist nitelikler kazanıyor, dogmatikleşiyor.

Kuşkusuz, bugün düşünce akımlarının kökenlerine geri dönüp, bu akımları derinlemesine yeniden etüd etmede büyük yarar var. Marksizm ve liberalizm modern, çağın iki büyük düşünce akımı, insanlık onlara çok şey borçlu. Kemalizm ve İslam Türkiye'nin iki büyük gerçekliği. Onları anlamadan kendimizi anlamak mümkün değil. Ama bütün bu düşünsel çabaları güncel bir bağlam içine oturtamazsak, bu büyük kaynaklardan yararlanmak pek mümkün olmayacaktır.

Güncel bir bağlam derken kastedilen, bugünün, yani Soğuk Savaş ve sanayi uygarlığı sonrasının dünyasının genel gelişme eğilimleri ve Türkiye'me gelişmesinin bunun içindeki yeridir. Dünya nerelere gidebilir, bunun içinde Türkiye'nin önündeki alternatifler nedir? Bu bağlamda Türk aydını nasıl bir tercih yapmalıdır? Bu tercih doğrultusunda geçmişimiz ve bugünümüz bize ne gibi olanaklar sağlıyor? Bugün önemli olan sorular bunlardır.

Çünkü kimilerince (tarım ve sanayi toplumlarının ardından) "bilgi toplumu" olarak adlandırılan yeni uygarlık kendiliğinden oluşmayacak. Gelecek uygarlığın kültürünü birçok alanda bugünden yapılacak tercihler belirleyecek. En azından geçmiş uygarlıklardan neleri alıp yeni uygarlığa taşıyacağımız sorusu bile, bugün yaşamsal önem taşıyor. Türk aydını bugün yapacağı tercihlerle geleceğin belirlenmesine katılacak.

Ayrışma ve Bütünleşmenin Diyalektiği

Yeniçağa geçiş bugün birbirine zıt gibi görünen iki sürecin karşılıklı etkileşimi şeklinde ilerliyor. Son yıllarda giderek belirginleştiği gibi, her alanda bütüneşme ve ayrışma süreçlerini bir arada yaşıyoruz.

Bir yandan, her şey ama her şey ayrışıyor; dünya jeopolitiği, devletler, uluslar, sınıflar, meslek grupları, bölgeler, aileler, kültür grupları, büyük ölçekli üretim birimleri ile büyük şirketler ve holdingler, büyük partiler ve büyük ideolojiler "daha küçük", "daha özgül", "daha kesin tanımlanmış"birimlere ayrışma, çabası içinde. Teknolojideki gelişmeler insanı, gerek üretim ve tüketimde gerekse dinlenme ve eğlenmede artan ölçüde tek başınalığa itiyor. İnsanlık sanki sanayi uygarlığı öncesine, Orta Çağ'a geri dönüyor.

Öte yandan bu tek başınalığa itilen insanlar, üretim birimleri, şirketler, devletler, kültürler; bir yandan piyasanın görünmez eli, öte yandan giderek yükselen ve hızla dört bir yanı saran iletişim yolları tarafından hiçbir zaman olmadığı kadar birbirlerine bağlanıyorlar. 

Telekomünikasyon devrimi kimlikler arasındaki geleneksel duvarları yıkıyor. Gerek iş gezilerinin, gerekse iç ve dış turizmin bütün dünyada yaygınlaşması benzer bir etkide bulunuyor.

Bu süreçlerin temelinde yatan bilimsel ve teknolojik gelişme aynı anda, bir yandan mega boyutlara, uzayın enginliklerine öte yandan nano boyutlara, maddenin derinliklerine nüfuz ediyor, insanlık sanki ışık hızına yaklaşıyor.

Uzaya yükseldikçe, insan bir ve tek aynı dünyanın insanı olduğunu daha iyi kavrıyor; her geçen gün daha küçülen dünya ona içinde bulunduğu karşılıklı bağımlılık durumunu en çarpıcı biçimlerde gösteriyor. Bunlar bizden, her konuda aynı anda hem mega hem nano boyutlarda düşünebilme yeteneğini talep ediyor.

Ne var ki, insanlık henüz bu ayrışma ve bütünleşme süreçlerinin bütün gösterdiklerini bir dünya görüşü şeklinde dile getiremiyor. Zamanın yeni ruhunu tam ifade edemiyor.

Problemi şöyle tarif edebiliriz: Bugün gerek yerelleşme, kabileleşme, mikro-milliyetçilik vb. kavramlarla ifade edilen, bir başka tezahürü bireyselleşme olan ayrışma, tek başınalaşma süreçlerine, aslında bunların her biri bir bakıma tarihsel özgürleşme süreçleridir gerekse globalleşme olarak adlandırılan bütünleşme süreçlerine - aslında bunlar da bir bakıma eşitliğin tabanını genişletici süreçlerdir yeni bir bakış açısıyla nasıl yaklaşabiliriz?

Bilgi ve Barbarlık Toplumu

Aslında daha genel bir ifadeyle diyebiliriz ki, insanlık yeni bir Rönesans ihtiyaç duymaktadır. Birinci Rönesans, sanayi toplumu arifesinde Avrupa'nın İslam uygarlığı üzerinden kendine aktarılan Antik çağın uygarlığıyla buluşması sonucunda gerçekleşebilmişti. Bu muazzam kucaklaşma Orta Çağ'ın birçok birikiminin arada ezilip gitmesine neden olduysa da, Batı uygarlığını doğurdu. Şimdi ikinci Rönesans, bilgi toplumu arifesinde, öyle görünüyor ki, ancak Batı uygarlığının gene Doğu uygarlıklarıyla kucaklaşmasıyla vücut bulabilir ve bu kez Orta Çağ'ın bütün birikimi de kapsanabilir.

Sanayi toplumu daha çok sanayinin, sanayi kapitalistlerinin ve sanayi proletaryasının karmaşık ve çelişkili öncülüğü ile yaşama geçti. Bilgi toplumu, açıktır ki, bilginin, bilgi üreticilerinin, bilgi yorumcularının, bilgi dağıtımcılarının yani aydınların öncü rolüyle yaşama geçebilir.

İçinde bulunduğumuz aşamada bir yol yeni bir Rönesans, bu kez yalnız Batı'yı değil, bütün dünyayı kapsayacak bir yeniden doğuşa, global bir yeniden yapılanmaya gidiyorsa, bir yol da barbarlığa gidiyor. Geleneksel anlayışlar egemenliğini sürdürdüğü ve bütünsel bir anlayışla her iki süreci birlikte ele alabilen yeni bir bakış açısı ortaya konmadığı sürece, insanlığı kaotik bir gelişmenin beklediğini söylemek hiç de bir abartma olmayacaktır: Olmayacaktır çünkü ayrışma süreçleri, bencilliği, ben merkezciliği, ötekilere düşmanlığı, hegemonyacılığı, çatışmacılığı körükleyen bir temel oluşturuyor. Bütünleşme süreçleri ise, böylesi çabalara eşsiz maddi olanaklar sunuyor. Çağ dönüşümüne geleneksel anlayışlarla yaklaşılınca, insanlar, gruplar, bölgeler, ülkeler, kıtalar arasındaki eşitsizlikler daha artıyor, bütün insanlığı tehdit eden global sorunları çözüm olanakları azalıyor.Barbarlığın hortlaması, doğal dengenin bir daha onarılamaz şekilde bozulması giderek daha ciddi bir tehlike haline geliyor.

Bugün denebilir ki, bir yandan bilgi, öte yandan barbarlık toplumu gelişiyor. Bu ikilemin uzun süre böyle gitmeyeceği açıktır.
Batı'nın milliyetçi çevreleri bu sorunlar karşısında, yeni bir yaklaşım geliştirmek yerine, daha zengin, daha bilgili ve daha güçlü olanların kendi aralarında "yeni bir dünya" yaratmasını savunuyor. Batı ya da Kuzey uygarlığının kendi içine kapanarak, etrafını uydular-lazer ışınları-manyetik dalgalardan örülü yüksek duvarlarla kuşatarak kendi hayatını yaşamasını düşlüyorlar. Bu bencil amaçlarını kendi toplumlarına kabul ettirebilmek için,"öteki geri ve barbar uygarlıklara karşı kendimizi korumak gerekir" diyorlar.

Uzak Doğu, Hint ve İslam uygarlıkları, Doğu kültürleri Batı için bir tehlike gibi gösteriliyor.

İslam dünyası özellikle ilgi merkezine getirilebiliyor. Çünkü İslam ülkeleri Batı'yı ya da Kuzey'i boylamasına kuşatan bir jeopolitikte yer alıyor. Bu ülkelerin halkları yüzlerce yıldır Batı karşısında hep yenilgilerin, geri kalmışlığın, başarısızlığın acısını yaşıyor. Batı emperyalizminin Doğu'nun doğal kaynaklarını yağmalaması, ustaca uygulanan böl ve yönet politikaları bu halkların bilincinde derin izler bırakmış durumda. İslam kültürükapitalist ekonomiye ve demokrasiye oldukça yabancı. Yerelleşme ve globalleşme süreçlerinin karmaşık dinamiği, birçok İslam siyasetçisini bir çıkış yolu olarak fundamentalizme, kaynaktaki, temeldeki, Kuram’ın kesinliğine geri dönmeye yöneltiyor. Bütün bunlar birleşince, İslam'ı Batı düşmanlığı gibi görmek ya da göstermek isteyenler için elverişli koşullar oluşuyor.

Batı'da, geçmişte bir yandan Endülüs'e, öte yandan Viyana kapılarına kadar dayanmış, bugün milyonlarca göçmen işçisiyle içinde yuvalanmış ve hem Türkiye ve Balkanlarla Doğu'dan, hem de Mısır'dan, Fas'a kadar Güney'den kendini kuşatan gözü kanlı, şeriatçı ve cihadcı bir İslam korkusu yayılıyor. Batı'nın, kendi ben-merkezci amaçlarını gerçeklendirmek için mutlaka bir düşman imajı¬na ihtiyaç duyan kesimleri, eriyip giden komünizm tehlikesinden sonra, şimdi belki ondan da etkili olabilecek ve sürekli kullanılabilecek bir düşman imajı bulduk diye ellerini ovuşturuyorlar.

Türkiye; Batı'nın En Doğusu, Doğu'nun En Batısı

Böylesi bir dünya konjonktürü içinde iki İslam ülkesindeki gelişmeler büyük önem taşıyor. Bunlar, Cezayir ile Türkiye'dir. İkisi de Batı’nın yakın komşusudur. İkisi de Batı ile geçmişte en yakın ilişkiler içinde olmuştur. İkisinde de ge¬leneksel ve modern (ya da İslamcı ve Batıcı) kesimler arasında yoğun bir gerilim yaşanmaktadır. Birinin arka planı bütün Kuzey Afrika'dan Basra Körfezi'ne ve Orta Afrika'ya, ötekinin arka planı Yakın Doğu'dan Orta Asya'ya kadar açılıyor.

Cezayir hızla kaosa doğru yol alıyor. Modernleştirmeci subayların uzun yıllar demokrasiye geçişe izin vermemesi, ardından yapılan ilk seçimlerin ikinci turunu, İslamcılar kazanacak gerekçesiyle iptal etmesi, bunu izleyen İslami direnişin silahlı ve kanlı biçimler alması, Batı'nın bütün bu süreçte darbeci subayların yanında saf tutması ve bütün bunların sonucunda bu ülkedeki siyasi İslam'ın daha köktenci ve sertlik yanlısı bir nitelik kazanması, sonuçta Cezayir'i çok kritik bir noktanın eşiğine getirdi. Bu kritik nokta, bu ülkeden başlayarak Batı ile İslam'ın arasına kalın ve kanlı duvarlar çekilmesi tehlikesidir.

Böylesi duvarlar, insanlığın sanayi sonrası dönemde kurmaya başladığı yeni uygarlığın daha baştan barbarlığın etkisi altında yoğrulması tehlikesini, açıktır ki, çok artıracaktır. Yeni bir Rönesans yaşama şansı pek kalmayacaktır.

Bu durumda, Batı ile İslam'ın kesişme, içice geçme noktasında yer alan, bu sürecin en ileri gittiği ülke olan Türkiye'nin bu koşullarda oynayacağı rolün, bütün insanlık açısından büyük önem taşıdığı ortaya çıkmaktadır.

Türkiye'nin yapacağı tercih doğrultusunda, bu kamplaşma ya daha da derinleşecek ya da aşılma yoluna girecektir. Sivas'taki Temmuz 1993 katliamından ve 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden sonra daha da alevlenen İslamcı-Kemalist ya da Sünni-Alevi kamplaşmaları Türkiye'yi birinci yönde zorlamaktadır.

Türkiye'nin Özgün Sentezi

Bugün her iki kampta yer alan Türk aydınları, aralarındaki tartışmanın hangi dünya konjonktüründe yer aldığının, kalemlerinden çıkan her satırın geleceğin belirlenmesinde ne kadar etkili olduğunun yeterince bilincinde değilmiş gibi görünüyorlar. Ayrıca Türkiye'nin mevcut sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, tarihsel gelişme düzeyi ve bunun perspektifleri konusunda da objektif bir kavrayış söz konusu değil.

Bugün Türkiye aynı anda hem tarım ve sanayi, hem de bilgi toplumunun özelliklerini içinde barındırıyor. Bu üçlü bölünme gerek coğrafî dilimler arasında, gerekse sosyo-ekonomik yapılar içinde kendini hissettiriyor. Görmek gerekiyor ki, son 50-60 yıllık sanayileşme nasıl tarımsallığı kısmen dönüştürmekle birlikte bütünüyle ortadan kaldırmadıysa, gelecek on yıllardaki bilgileşme de Türkiye'deki öteki özellikleri tümüyle yok edemeyecektir. Öte yandan bu sosyo-ekonomik özelliklerden bağımsız olarak Türkiye iki yüzyıllık modernleşme çabaları sonucu bugün hem Batı, hem de Doğu kültürünün bir ülkesi haline gelmiştir ve bu durum özgün bir sentez yaratmıştır. Bu sentez Batı ya da Doğu yönünde belki bir ölçüde zorlanabilir, ama bunun objektif sınırları vardır.

Buradan şu sonuçları çıkarabiliriz: Türkiye'nin önünde tıpkı Batılı bir ülke gibi olma perspektifi yatmıyor. Toplumun yukarıdan aşağı dönüştürülmesi artık sınırlarına dayanmıştır. Geleneksel kültürün öğelerini tasfiye etmek olanaksızdır.

İkinci olarak, Türkiye için Batı'nın dışında, ondan kopmuş Doğulu bir ülke olma gibi bir perspektif de tarihsel olarak aşılmıştır. Modern kültürün öğelerini toplumsal dokumuzdan çıkarıp atmak artık mümkün değildir.

Türkiye, modernleşmesini bundan böyle ancak hem İslam kültürünün hem de Batı kültürünün etkilerine ve karşılıklı etkileşimine açık olarak sürdürebilir.

Burada, kültür konusuna yaklaşımımızı ciddi bir sorgulamadan geçirmemiz gerekiyor. Bugün laiklik tartışmalarında en uç noktasına varan gerginliklerin temelinde yatan, aslında kültür konusundaki tarihsel bakımdan yanlış bir varsayımdır. Gerek geleneksel gerekse modern kamptaki aydınlar kültürleri iyi-kötü, az değerli-çok değerli, geri-ileri, yararlı-zararlı gibi ayrımlara tabi tutmaktadırlar.

Modernistlere göre Doğu kültürü Batı kültürüne oranla daha geri, kötü ve az değerlidir. O nedenle bastırılmalı, geriletilmeli, yok edilmelidir. Yerine her bakımdan Batı kültürü ikame edilmelidir. Modernistler bu temel varsayımdan yola çıkarak 70 yıldır İslam kültürünü silmeye çalışmaktadır.

Gelenekçilere göre, Batı kültürü değersiz, kötü ve zararlıdır. Onlar da bu gerekçeyle Batılılaşma hareketlerine karşı durmaktadırlar. En iyi durumda Batı’nın yalnızca teknolojisini almakla yetinmeyi savunmaktadırlar.

Böyle bakıldığında laiklik tartışmalarının aslında dine ilişkin bir tartışma değil, kültüre ilişkin birbirinin aynı iki anlayış arasındaki bir sen-ben kavgası olduğu görülür. İki tarafa da hak vermek mümkün değildir. Çünkü temel varsayım yanlıştır. Kültürün iyisi kötüsü, değerlisi değersizi olmaz. Bütün kültürler eşit değerdedir, insanlığın farklı parçalarının farklı tarihlerinin ve farklı deney birikimlerinin ürünüdürler. Ne kültürleri birbirleriyle ikame etmek mümkündür, ne de kültürel değişimi engellemek.

Bugün zaman hızlanır, mekân küçülür ve karşılıklı bağımlılık artarken, kültüre ilişkin biricik yapıcı yaklaşım, kültürlerin karşılıklı etkileşiminin bütün yollarını açmaktır.

O nedenle Türk aydınının, durduğu, farklı farklı tarihsel ve kültürel arka planlara sahip konumlardan yapabileceği tercih, ancak. Türkiye'nin özgün sentezini koruyup geliştirme yönünde olabilir. Bu özgün senteze herkesin kendi dağarcığından katacağı daha çok erdem ve derinlik vardır.

Niçin Felsefesiz Kaldık?

Buna geçmeden, uzunca bir parantez açmakta yarar var. Türk toplumunun bilincinde gerek geleneksel olanı ifade ve temsil eden Türk İslam düşüncesi, gerekse modern olanı ifade eden Kemalizm, yeni ve özgün düşünce geliştirmede, zengin bir fikir hayatı oluşturmada son derece güdük kalmışlardır. Bunun temel nedeni Türk düşünce tarihinin İslamcı felsefe ile aydınlanmacı felsefe arasında yürüyen bir diyalog, tartışma ve karşılıklı etkileşim süreci olarak gelişmemiş olmasıdır. İkisinin arasına hep duvarlar örülmüştür.

Bunun da temelinde yatan, bizce, Selçuklu ve Osmanlı'dan bu yana Türk düşünce yaşamını motive eden temel saiklerin, sanayi ve güzel sanatların, günlük yaşamın, üretim ve tüketimin gelişme ihtiyaçlarından çok, en başta devletin ve devlet yöneticilerinin çıkarlarının korunmasının ve sürdürülmesinin ihtiyaçları olmuş olmasıdır. Bu ihtiyaçlar önce İslami düşünceyi, sonra da aydınlanmacı düşünceyi devletin çıkarlarına tabi kılmıştır.


Sonuçta toplumsal gelişmenin, çalışma ve yaşama tarzının, günlük hayatın ihtiyaçlarını temel almayan, dolayısıyla varoluşsal sorunlarla ilişkisini kuramayan ve sonuçta toplumla, bireyle bağlanıp, onun değiştirici, dönüştürücü potansiyelleriyle rezonansa geçemeyen, özetle felsefi olamayan bir düşünce hep egemen olmuştur.

Devlet, son yüzyıllarda Batı karşısında geriledikçe İslami düşüncenin kendi varolma ihtiyaçlarına kısa geldiğini fark etmiş ye giderek İslam'dan aydınlanmacı düşünceye doğru çark etmeye başlamıştır. İslam bir kültür olarak terk edilmek, sadece bir din ve ibadet olarak bırakılmak istenmiştir. Sonunda Cumhuriyetin kurucuları, bir tarih ve kültür olarak İslam ile yeni Türkiye'nin arasına kalın bir duvar örerek 4evletin modernleşebileceğini varsaymışlardır.

Ne ki, Tanzimat'tan bu yana devlet eliyle dışarıdan ithal edilen aydınlanmacı düşünce kaçınılmaz olarak tercüme olarak kalmış, toplumun kendi iç dinamiğiyle gelişmiş bir dünya görüşü, bir felsefe düzeyine çıkamamıştır. Öte yandan Türk aydınlanmasının kendi içine kapanıklığı ve tercüme karakteri, Türk İslam'ı ile tartışma içinde geçen bir evrim yaşamamış olması, Türk İslam’ını da güdük bırakmış, Türk İslam düşüncesi, felsefi sorunları başa almak yerine, yitirdiği devlet katına yeniden ulaşmanın yolları üzerinde kilitlenip kalmıştır. Böylece milliyetçiliğin özgül bir varyantına dönüşmüştür.

Kemalist düşüncenin baskıcı ve tahakkümcü uygulamaları, modernizmin iki farklı varyantı olan sosyalizm ile liberalizmin Türkiye'de büyük ölçüde tercüme düşünceler olarak kalmasında da önemli rol oynamıştır. Çağdaş Batı demokrasilerinin oluşup gelişmesinde karşılıklı etkileşim içinde belirleyici rol oynamış olan 20. yüzyılın bu iki büyük düşünce akımının Türkiye'ye katkısı bu yüzden oldukça sınırlı kalmıştır.

Bizim toplumumuzda, etkili iki düşüncenin, İslami ve aydınlanmacı düşüncenin temel tezleri ve yaklaşımları arasında hiçbir açık tartışma, diyalog ya da hesaplaşma yaşanmamıştır. Dolayısıyla her ikisi de kendi içine kapalı ve yüzeysel, güdük kalmış, kendi tezlerini geliştirip ete kemiğe büründürememiş, kendini diğerinin yaklaşımlarıyla zenginleştirememiştir. Sonuçta genel olarak düşünce ve felsefe toplumsallaşamamıştır. Toplumsallaşan sadece semboller, ritüeller ve diğeri hakkında yürütülen gizli-açık karalama kampanyaları olmuştur.

Özetle, bugün yaşanan kamplaşma ve gerginliklerde, Türk geleneksel düşüncesi ile bütün renkleriyle Türk modern düşüncesi arasında hiçbir zaman ? Kapsamlı bir tartışma ve karşılıklı etkileşim yaşanmamış olmasının belirleyici bir payı vardır.

Gelişmeye Kendi Rengimizi Katmak

Eğer bu doğruysa, günümüzde Türkiye'deki özgün sentezi koruyup geliştirmenin başlıca yöntemi, İslamcı aydınlarla modern aydınlar arasında önyargısız bir tartışma süreci geliştirmek olabilir. Böyle bir süreç başlamıştır da. Öte yandan İslamcı aydınlar modernizmin bütün renklerini etüd etmeye, modern aydınlar da İslam kültür ve düşüncesiyle tanışmaya başlamışlardır. Eğer tartışma süreci, toplumsal yaşamın sorunlarından yükselip gelişen bir süreç olursa, bu Türk aydınının, dolayısıyla toplumun kimlik bunalımım aşmasının yolunu da belirginleştirecektir.

Geçmişin değil de, oluşmakta olan yeni gerçekliklerin problemlerine eğilmek, herkesin sürece kendi erdem ve derinliğini katabilmesini sağlayacak en verimli yol olacaktır. 

Burada gene Türkiye'nin özgün jeopolitiği ile tarihsel kültürel gelişmesinin Türk aydınının önüne getirdiği eşsiz olanaklardan söz etmek gerekiyor. Türk aydınının önünde bugün, yalnızca Cezayir örneğindeki gibi yıkıcı, yok edici, çatışmaları derinleştirici olasılıklara son verecek yapıcı bir yaklaşım geliştirme olanağı durmuyor. Bunun da ötesinde, oluşmakta olan uygarlığa yeni bir renk katma, bilgi toplumunun bütün insanlığın özlemini çektiği bir bilgelik toplumu olarak gelişmesine, yani bütün insanlığın ihtiyaç duyduğu yeni Rönesans önemli katkılarda bulunma olanağı duruyor.

Politik Düşüncenin Evrensel Krizi

Bu olanak nedir? Bugün bütün dünyada yaşanan kriz, aslında bir politik düşünce krizidir. Dünya politik düşüncesi, politik felsefesi tıkanmıştır. Sanayi uygarlığının, modern çağın sona ermesiyle, bu çağın dinamiklerinin ürünü olan siyasi felsefelerin de sonu gelmiştir. Bütün dünya yeni siyasi felsefeler arayışı içindedir. Aynı kriz başka bir düzeyde ahlak bilincinin krizi olarak ortay a. çıkmaktadır. Bugün birçok siyaset bilimci, bütün bu krizlerden ancak politikayla ahlakın yeni bir buluşması yoluyla çıkılabileceğini düşünmektedir. İşte bizce Türk aydını, sahip olduğu özgül konumla, bu arayışlara geçerli yanıtlar bulunmasına önemli katkılarda bulunabilir.

Modern çağın başlıca siyasi akımlarından biri olan sosyalizm yüzyılın sonunu büyük bir tıkanıklık içinde karşılıyor. Sosyalizmin düşünce hazinesi kendi başına bireysel, geleneksel, yerel olanın artan önemini kucaklayamıyor. Önce ekonominin, şimdi de kültürün politikadan giderek bağımsızlaşması karşısında kendi dinamizmiyle yeni alternatifler üretemiyor. Ekonominin güçleri karşısında politikayı ahlaka zorlayacak çıkış noktaları üretemiyor. Sosyal bakımdan toplumu güçlendirmeye temel olacak yeni, özgün projeler bulamıyor.

Gerek Batı'da gerek bizim ülkemizde bu güçlüklerin bilincine varıp, bütün bu doğrultularda kendini yenileme çabasına giren sol, kaçınılmazlıkla, bir yandan liberalizmin ekonomik görüşlerine, bir yandan da dinlerin ahlak anlayışına yaklaştığını görüyor. Kimisi bundan paniğe kapılıp, iflas etmiş geleneksel sosyalizm anlayışlarına geri dönüyor, fundamentalistleşiyor, kimisi de bu ilginç deneyi cesaretle sürdürüyor. Macaristan'da Sosyalist Parti, İtalya'da Solun Demokratik Partisi ve İngiltere'de İşçi Partisi solun geleneksel değerleri ile liberal de-ğerler ve ahlak arasında yeni sentezler arayışındalar. Bu ve benzeri deneyler solcu Türk aydını için de ilginç bir laboratuar oluşturuyor.

Modernizmin ikinci büyük siyasi felsefesi olan liberalizm, son dönemde sosyalizmin uğradığı çapta yenilgiler tatmadığı için, henüz kendini zafer sarhoşluğundan tam kurtarabilmiş değil. O nedenle kendini tekrarlamakla yetiniyor. Piyasa ekonomisi ile temsili demokrasinin bütün ülkeler için geçerli biricik model olduğunu öne sürüyor. Bu doğrultuda ABD ve öteki Batılı ülkeler giderek bu ülkeleri dış politikalarının temelleri haline getirmeyi deniyorlar. İnsan haklarının evrenselleşmesi için aralıksız çaba gösteren sivil, demokratik hareketlerin talepleri Batılı devletlerin politikalarında artık daha çok yankı buluyor.

Ama bugün daha iyi görülüyor ki, liberalizm aynı ölçütlerle değerlendirilmesi mümkün olmayan farklı uygarlıkların yeni bir dünya düzeninde bir arada nasıl yaşayacaklarına ilişkin bir politik teoriye sahip değil.

Komünizmin çöküşünün yarattığı toz-duman ortadan kalktıkça, liberalizmin temel tezlerinin insanlığın genel problemlerini çözmede yetersiz kaldığı da giderek ortaya çıkıyor. Bugün Batı'da bile, Reaganizm ve Thatcherizm'in rekabete ve bireyciliğe yaptıkları aşırı vurgunun toplumsal dokuda onarılması güç dengesizliklere yol açtığı kabul ediliyor.

Evet, piyasa ekonomisi ekonominin verimliliğini artırmada, kaynakları etkin dağıtmada alternatifi olmayan bir mekanizma. Ama bu mekanizma, aynı zamanda daha iyi eğitimli, daha bilgili, daha varlıklı, dolayısıyla daha güçlü olanlar karşısında ötekileri kaçınılmaz olarak saf dışı bırakan, bir kenara atan ve kendi içinden herkesi eğitimli, bilgili, yetenekli kılacak açılımlar üretemeyen bir mekanizma. Eşitsizlikleri daha da artırıyor ve eşitsizlikler arttıkça, ekonomik verimliliğin artması da giderek tehlikeye giriyor. Bu durum, kimi yerde otoriter arayışları gündeme getirebiliyor, liberalizmin açık toplumunu tehlikeye atabiliyor. Öte yandan piyasa ekonomisi, doğal dengenin bozulmasına karşı duracak önlemleri de kendi başına üretemiyor. Gerek sosyal sorunların çözümü, gerekse doğal dengenin korunması ekonomi dışı yaklaşımları, ekonomi dışı kuralları zorunlu kılıyor. Büyümenin, kalkınmanın, refahın ölçülmesinde ekonomi dışı büyüklüklerin de dikkate alınması gerektiği artık daha geniş kabul görüyor. Hatta insani gelişme endeksi içinde insan haklarının değerinin nicelik olarak nasıl ifade edilebileceği araştırılıyor.

Evet, liberal özgürlükler, insan hakları ve demokrasi eşsiz değer taşıyor. İnsanlık yirminci yüzyılda totaliter ve otoriter rejimlerin büyük acısını çekti. Demokrasi bilinen en iyi rejim ve bu ekonomik gelişmeyi de, sosyal gelişmeyi de hızlandırıyor. Liberal düşünce temsili demokrasinin doğrudan demokrasiye doğru gelişmesinin önünde de bir engel teşkil etmiyor. Ama, demokrasi ve insan hakları tek başına, bugün Batı'da en can yakıcı örneklerini gördüğümüz gibi, bencilleşmeyi, atomize olmayı, öz tatmini mutlaklaştırmayı, hedonizmin ve tüketimciliğin herşeyi anlamsızlaştırmasını, kendi kaderine terkedilmeyi, uyuşturucu kullanımının ve pornografinin yaygınlaşmasını önlemiyor. Bunun için bireysel özgürlük kadar bireysel sorumluluğun, özgür girişim kadar, başkaları için de bir şeyler yapma bilincinin, yeni bir birliktelik ruhunun, dayanışma anlayışının gelişmesi gerekiyor. Liberal düşüncenin birikimi bunu başarmaya yetecek gibi değil.

Ekonomideki gelişmeler bu ihtiyacı daha da artırıyor. Hızlanan teknolojik gelişme insanların tek başına üretim ve bireysel tercihlerine göre tüketim yapma olanaklarını hızla artırıyor. Tek başına yaşama olanakları genişliyor. Batı'da çekirdek aile dağılıyor. İşgücü ve sermaye dünya çapında bir hareketlilik kazanıyor. Doğup büyüdüğün, dilini konuştuğun, içinde üretip tükettiğin ve eğlendiğin mekân olarak vatan kavramı, çoğu kimse için alabildiğine genişliyor, dolayısıyla silikleşiyor. Masasının ya da dizlerinin üstündeki bir bilgisayarla her hangi bir yerde tek başına üretim yapabilen, kendisi için özel üretilmiş gözlük ya da ayakkabıları kullanan, sanal-gerçeklik esasına göre çalışan mecralarda tek başına öğrenen, eğlenen, hatta sanal seksi yaşayabilen bir insan türü ufukta görünüyor.

Verimlilik her şeyden önce gelir şeklindeki yaklaşımın insana mutlu bir yaşam sağlamada yeterli olmadığı, bunun tersine insanı giderek bir verimlilik makinesine dönüştürme tehlikesini davet ettiği görülüyor. Liberal anlayış, bu süreci kaçınılmaz olarak derinleştiriyor, atomize olmaya karşı direnebilecek bir kollektiflik ruhunu kesinlikle yaratamıyor.

Yeniden Birliktelik Ruhu

İlerlemenin motor gücü bireysel girişimciliktir ve bu hep böyle kalacaktır. Hele yeni ve farklı fikir üretme yeteneği zenginlik yaratmanın temel faktörü haline geldikçe, bireysel yaratıcılığın önemi daha da artacaktır. Ama bireysel girişimcilik düzenleyici bir ahlak anlayışıyla, birey-üstü bir sorumluluk duygusuyla birleştirilemediği sürece, gerçek bir ilerlemenin söz konusu olamayacağı bugün Batı'da da daha iyi görülüyor.

Bosna faciası karşısında Washington ve öteki Batılı başkentlerde tanık olduğumuz politik felç durumu ve çifte standart uygulamaları, Batı ruhunun ahlaki gücünü ne kadar yitirdiğinin bir başka göstergesi oluyor.
İşte burada, Batılı dünya görüşünün karşısına İslam çıkıyor. İslam, ahlak bilincinin krizine bir çözüm olduğu iddiasını taşıyor. İnsana belli kurallara uyduğunda mutlu bir yaşam vaad ediyor. Önerdiği toplumsal model gücünü Kuran'a uygunluk iddiasından alıyor. Ama öte yandan, asıl önemlisi, ahlaklı davranışa, dayanışmacılığa, birlikteliğe yaptığı vurguyla ve insan davranışını sürekli denetleyen aşkın bir güce olan inancıyla, İslam bugün bütün insanlıkça ihtiyaç duyulan düzenleyiciliği temsil ettiğini öne sürüyor. İslam'ın Batı uygarlığına yönelttiği ve büyük ölçüde Marksist eleştiriyle çakışan eleştiriler, bütünüyle haklı olmasa bile hiç de yabana atılacak gibi değildir. Komünizmin çöküşünün ardından Vatikan'ın da bu eleştirilere artan ölçüde katıldığını görüyoruz.

Ne var ki, İslam düşüncesi, tıpkı Marksist düşünce gibi, kesinlik ve mutlaklık iddiasıyla maluldür; eleştiri kabul etmemekte, bütün öteki düşünceleri yok saymaktadır. Kendi cemaatini ötekilerden üstün kabul etmektedir. Ayrıca Marksizm’den farklı olarak aklı ve insanın potansiyellerini de küçümsemektedir.

İslam politik ve felsefi düşüncesi bütünsellik iddiasındadır, ne ki bu düşünceyi 2000'li yılların eşiğinde insan yaşamının bütün alanlarına, siyasete, hukuka, ekonomiye ve ahlaka ilişkin bütün sorulara birbiriyle sıkı sıkıya uyumlu yanıtlar verebilen sistematik bir dünya görüşü ya da ideoloji haline getirmek olanaksız görünmektedir. İslam düşüncesinin pratik ve teorik birikiminin, örneğin benzer bir iddiadaki Marksizm’e oranla çok daha yetersiz olması bir yana, bu iddia kendi başına doğru değildir.

Ama, siyasette bu kesinlik, mutlaklık ve genel geçerlilik iddiasından arındığında, yani demokratikleştiğinde, İslam kültür ve felsefesinin insanlığa, onun ihtiyaç duyduğu yeni birliktelik ruhuna katabileceği çok şey vardır. Aynı şey Marksist düşünce için de geçerlidir. Bunun yanı sıra Batı düşüncesiyle Doğu'nun öteki derin felsefelerinden Hint felsefesinin karşılıklı etkileşiminin de insanlığa bilgelik kazandırmada büyük potansiyellere sahip olduğu söylenmelidir.

Tarihsel Bilgi ve Birikim

Şunu görmek gerekiyor: Yazımızın başlarında çizmeye çalıştığımız bütünleşme ve ayrışma, yerelleşme ve globalleşme süreçlerinin asıl sonucu, farklı uygarlık ve kültürlerin artan ölçüde içice geçmesi, karşılıklı etkileşimin kat kat artmasıdır. Bu içice geçmeler hem geçmişin çeşitli öğelerinin sürekli yeniden canlanıp günümüze taşınmasını, hem de yepyeni öğelerin gündemimize gelmesini getirecektir. O nedenle, insanlık, yarınlara yürürken artık hiçbir tarihsel birikimini bir kenara bırakamaz, görmezden gelemez.

İnsanlığın bugüne kadarki tarihi ayrı ayrı tarihler olarak gelişti. İnsanlık çok tarihli. Tarih, aslında farklı farklı tarihlerin çelişki, çatışma ve etkileşiminden başka birşey değil. Şimdiki yerelleşme de aslında her farklılığın kendi özgün tarihine geri dönüp onu özümseme çabasının bir ifadesi. Ö nedenle son derece meşru ve engellenemez bir eğilim.

Globalleşme ise, şimdi artık tarihin bütünselleşmesinin, insanlığın ilk kez hep birlikte tek bir tarih yapmaya başlamasının maddi zeminini hazırlıyor. Bu, yeniçağ dönümüne, geçmişteki çağ dönümlerinden çok farklı, yepyeni bir kalite kazandırıyor. Şimdi tarih, bizler tarafından yepyeni bir tarzda yapılmayı bekliyor.

Bu yeni tarz, şu saptamalardan yola çıkarak düzenlenebilir: Artık hiçbir uygarlık (Batı ya da Doğu uygarlıkları) ya da devlet veya millet bütün dünyaya egemen olamaz. Dünyanın bir parçasını (bir uygarlığı ya da kültürü veya bir devleti ya da ideolojiyi) merkez alan bir yaklaşım etkili olamaz. Ama aynı zamanda artık hiçbir uygarlık ya da millet veya devlet kendini olduğu gibi koruyamaz, aynı kalamaz, değişimin dışına çıkamaz. Parçalar, hem sürekli ötekilerden etkilenerek değişmeye, hem de kendilerini tek bir kozmopolis'in, dünya düze¬ninin organik parçası olarak düzenlemeye hazır olmalıdır.

Ve ikinci çok önemli bir nokta: Geçmişte tarım ya da sanayi toplumlarında toprak, hammadde, emek, sermaye en önemli üretim faktörleriyken, yeni koşullarda bilgi başlıca kaynak haline gelmektedir denirken, çoğu kez bilgiden yalnızca üretime, teknolojiye ve ekonomiye ilişkin bilgiler anlaşılıyor. Oysa bu alanlardaki bilgiler başlıca kaynak haline gelirken, genel olarak bilginin rolü artmış oluyor; yani her türlü veri, sembol, imaj, kültürel öğe ve değer yeni bir dönüştürücü, değiştirici güç kazanıyor. Gene aynı nedenle yüzbinlerce yılın yaşam deneyiminden süzülüp gelmiş, en derin yaşam bilgilerinin en bilge ifadesi olan ahlakın etki alanı son derece artıyor. Böylece her toplumun, her ülkenin, her kültürel kimliğin doğal olarak sahip olduğu, bütün bu verilerden, sembol ve imajlardan, değerlerden oluşan bilgi hazinesine dayanarak kendisini geliştirip güçlendirmesinin olanakları da artıyor.

Özetle, Batı ve Doğu (ve onun bir bileşeni olarak İslam kültürü) insanlığın geçmişte geçtiği, ama bugün artık kesişen, giderek içice geçecek farklı farklı gelişme yollarıdır ve bu ikisi arasında sanıldığından çok fazla ortak yan bulunmaktadır. Şimdi, işte bu ortak yanların bulunup çıkarılması, bu ortak erdemler temelinde birlikte yeni yolların döşenmesi, eksikliklerin karşılıklı olarak birbirlerinin hazinelerinden yararlanılarak giderilmesi gibi bir tercih duruyor önümüzde.

Üçüncü bir nokta; bütün insanlığın ihtiyaç duyduğu düzenleyici ahlak, kuşkusuz dini olduğu kadar dünyevi kökenli de olabilir, önemli olan üzerinde mutabakata varılmış bir anlayış, olmasıdır. Bunun yanı sıra tarihin süzülüp gelen ortak birikimi kadar ortak geleceğimize ilişkin büyük bir kaygının da çok etkili bir ahlaki düzenleyicilik rolü oynayabileceğini görmek gerekiyor. Bu büyük kaygı doğal dengenin bir daha onarılmaz şekilde bozulması tehlikesinden kaynaklanıyor. Şimdi bu kaygıyı bir zihniyet değişikliğine temel yapmak gerekiyor. Bunun anlamı, hep daha fazlanın daha iyi olduğunu kabul eden ve doğaya egemen olmaya çalışan zihniyetin yerine, doğal hayatın ve doğal dengenin korunmasından, uygarlığın gelişmesiyle doğanın gelişmesinin uyumunun sağlanmasından daha kutsal hiçbir hak olamayacağı anlayışını geçirmektir.

Yakın Doğu'nun Yıldızı

Gene Türkiye'mize dönersek, farklı arkaplanlara sahip Türk aydınlarının birlikte böylesi yapıcı bir tercihte bulunmasının büyük potansiyellerine işaret etmek gerekir, islamcı, liberal, Kemalist, sosyalist bütün renklerden Türk aydınları böylesi bir tercih yaparak kendi tarihsel miraslarını ötekilere aktaracak bir tutum içine girdiklerinde, Türkiye'de Batı ve Doğu düşüncesinin parlak bir sentezini yaratmanın koşulları ortaya çıkacaktır. Eğer böyle birşey başanlabilirse, bunun bulunduğumuz eşsiz jeopolitik ve kültürel konumdan, hem Doğu'ya hem Batı'ya yepyeni ışınlar göndereceği açıktır.Türkiye Yakın Doğu'nun Yıldızı olabilecek koşullara sahiptir.
Böylesi bir tercih, aslında yaşadığımız kültürel değişim sürecine aktif müdahalede bulunma, kimliğimizi oluşturmaya bilinçli olarak katılma anlamına gelecektir.

Türkiye aydını bu potansiyele sahiptir: Dünden farklı olarak bugün; Türk ekonomisi hızla gelişiyor, sermaye çeşitleniyor ve dünyaya açılıyor. Sermayenin fikir üreticilerine ihtiyacı giderek artacaktır. Aynı şey tüketiciler açısından da geçerlidir. Türk aydım çok sancılı ve acılı süreçlerden geçerek de olsa, giderek daha iyi maddi koşullara sahip olmaktadır. Özel radyo ve TV'lerin yaygınlaşması, bilgi bankalarına, veri tabanlarına ve uluslararası forumlara ulaşma olanaklarının ortaya çıkması, Türk aydınını daha bilgili kılmaktadır. Eğitim sisteminde herşeye rağmen bir gelişme vardır. Yeni aydın kuşakları, özellikle bazı seçkin okulları bitirenler daha iyi eğitim almakta, yurtdışında eğitim görme olanakları artmaktadır. Siyaset, ülkemizde ilk kez olarak, aydınlarla birlikte yürüyemezse etkili olamayacağını anlamaya başlamaktadır. Özgür düşüncenin önündeki tabular yıkılmaktadır. Genç kuşaklar bu ülkenin geçmişte bütün baskı ve yasaklara, yoksunluklara karşın üretilebilmiş, küçümsenmeyecek bir fikir mirasına sahip olduğunu görmeye başlamaktadır. 

En önemlisi, şu yıllar aslında Türk eleştirel düşüncesinin tarihte ilk kez özgürlüğe kavuştuğu yıllardır. Bu özgürlük büyük zorluklarla elde edilmiştir. Onun için, özenle korunacağını ve onun sayesinde Türk düşüncesinin önümüzdeki yıllarda patlamalar yaratacağım, onlarca yıldır içinde dönüp durduğu dar duvarları parçalayıp, çektiği benzersiz acılan sayısız kaliteli ürüne dönüştüreceğini umabiliriz.
Türkiye, birçok uluslararası gözlemcinin de belirttiği gibi, dünya gelişmesi üzerinde çok önemli bir rol oynayabilecek bir kaldıraç konumundadır. Bu rolün tanımlanması, geliştirilmesi, içinin doldurulması görevinde ise kaldıraç rolü Türkiye aydınına düşüyor.

Bilgelik Toplumuna

Aydınlarımız bir yol ayrımında: Ya tartışmalarını şu anda olduğu gibi daha çok geçmişin ön kabullerine dayanarak, kendilerini yanılmaz ve üstün sanarak sürdürecek, o zaman hepsi daha da kendi içlerine kapanacak, bu durumda ne İslam dünyasından de de Batı dünyasından herhangi bir ilgi ve destek göreceklerdir. Bunun sonucu, Türkiye'nin kendi içine kapanıp, genel gelişmenin dışında paryalaşması olacaktır.

Ya da aydınlarımız farklılıklarına rağmen bakış açılarım dünya gelişmesinin dinamiklerine odaklandırarak ve birbirlerinden etkilenerek düşünce geliştirmeye başlayacak, o zaman da Türkiye'nin özgün kimliği daha da güçlenip demokratikleşecek ve Türkiye bütün dünya gelişmesinde yapıcı bir rol oynayabilecek, dünyanın her bir köşesinde sayısız müttefik bulacak ve böylece tarım, sanayi ve bilgi, bütün toplumsal formasyonların mirasının bir bilgelik toplumunda kaynaşmasına kendi katkısını yapabilecek.
Gönül, kuşkusuz, ikinci tercihin gerçekleşmesinden yana.

Haziran 1995